1006. Ebû Hüreyre radıyALLAHu anh, Resûlullah sallALLAHu aleyhi ve sellem’i:
“ALLAH, güzel sesli bir peygamberin, Kur’an’ı güzel makam ile yüksek sesle okumasından hoşnut olduğu kadar hiçbir şeyden hoşnut olmamıştır” buyururken işittim, demiştir.
Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 19; Tevhîd 32; Müslim, Müsâfirîn 232-234. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Vitr 20; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 17; Nesâî, İftitâh 83

1007. Ebû Mûsa el-Eş’arî radıyALLAHu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallALLAHu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Dâvûd’a verilen güzel seslerden bir nağme de sana verilmiştir. ”
Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 31; Müslim, Müsâfirîn 235-236. Ayrıca bk. Tirmizî, Menâkıb 55; Nesâî, İftitâh 83; İbni Mâce, İkâme 176
Müslim’in bir rivayeti şöyledir:
Resûlullah sallALLAHu aleyhi ve sellem Ebû Mûsâ’ya şöyle dedi:
“Dün gece senin okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin!”

1008. Berâ İbni Âzib radıyALLAHu anhümâ şöyle dedi:
Nebî sallALLAHu aleyhi ve sellem’i yatsı namazında “Ve’t-tîni ve’z-zeytûni” sûresini okurken dinledim. Ondan daha güzel sesli bir kimse işitmedim.
Buhârî, Ezân 102; Müslim, Salât 177. Ayrıca bk. İbni Mâce, İkâmet 10

1009. Ebû Lübâbe Beşîr İbni Abdülmünzir radıyALLAHu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kur’an’ı tegannî ile okuyan kimse bizden değildir. “
Ebû Dâvûd, Vitr 20. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd 44; İbni Mâce, İkâmet 176

(Teganni şarkı okur gibi okumaktır)

1010. Abdullah İbni Mes’ûd radıyALLAHu anh der ki: Nebî sallALLAHu aleyhi ve sellem:
– “Bana Kur’an oku” buyurdu.
-Yâ ResûlALLAH! Kur’an sana indirilmişken ben sana nasıl Kur’an okurum? dedim.
– “Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi gerçekten çok severim” buyurdular. Bunun üzerine ben kendilerine Nisâ sûresini okudum. “Her ümmetten gerçek bir şahit, seni de bunlara hakkıyla şahit getirdiğimiz zaman halleri nice olur” [âyet 41] anlamındaki âyete gelince:
– “Şimdilik yeter” buyurdular. Kendisine dönüp baktım, iki gözünden yaşlar boşanıyordu.
Buhârî, Tefsîru sûre(4), 9; Fezâilü’l-Kur’ân 33, 35; Müslim, Müsâfirîn 247. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İlm 13; Tirmizî, Tefsîr 5

-*

kuran-okumak-hadisleri

-*

Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Resûllullah (s.a.s.) buyurdular ki:

“Müezzine, sesinin gittiği yer boyunca mağfiret edilir. Yaş ve kuru her şey onun lehinde şehadet eder. Namaza katılan kimseye yirmi beş kat namaz sevabı yazılır. Ve iki namaz arası günahları affedilir.”(1)

Sesinin gittiği yere kadar müezzinin affedilmesi; ALLAH’ın mağrifetinin genişleğini ve çokluğunu ifade eder. Veya müezzinin sesini işitip de namaza iştirak eden herkesin bağışlanacağını müjdeler. Bu hadis-i şerifde hem müezzinliğe hem de ezanın ve içindeki hakikatlerin mümkün olduğu kadar geniş topluluklara duyurulmasına teşvik vardır. Ezanın ifade ettiği hakikatlerin güneşin doğup-battığı her yere ulaştırılmasına ve o yüce hakikatlerin hakkıyla temsiline işaret vardır.

Ebu Mûsâ el- Eş’ari’nin sesi de güzeldi. Bir gün Kur’an okurken, Resulullah (s.a.v) onun sesini işitip durdu. Onun Kur’an okuyuşunu dinledi. Güzel sesi ve harika Kur’an okuyuşu hoşuna gitti. Ona:

“Sana Dâvud ailesinin mizmarlanndan bir mizmar veril­di.” buyurdu. Ebu Mûsâ:

“Ey ALLAH’ın Rasulü! Kur’an okuyuşumu dinliyor muy­dun?” diye sordu. Resulullah (s.a.v.) de:

“Evet.” diye cevap verdi. Ebu Mûsâ:

“Beni dinlediğinizi bilseydim, Sizin için sesimi daha da güzelleştirirdim.” dedi.

Bütün âlimlerin ittifak ettiği husus, Kur’ân-ı Kerimi güzel sesle okumanın müstehab olduğudur. Okuyanın sesi güzel değilse, elinden geldiği kadar fıtrî bir şekilde sesini güzelleştirmeye çalışmalıdır.

İmâm Mâlik ve bir kısım âlimlere göre, Kur’ân-ı Kerimi huşû ile, mânâsını düşünerek ve kalbi mahzun edecek, gözleri yaşartacak şekilde okumak gerekir. Çünkü Resulullah Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifte Kur’ân-ı Kerim’i huşû ile kalbe tesir edecek şekilde okumanın ehemmiyetine dikkati çekerek şöyle buyururlar:

“Kur’ân-ı Kerim’i okuyanın sesini işittiğinizde, kendisinin ALLAH’tan korktuğu kanaatine vardığınız adam, şüphesiz Kur’ân’ı en güzel sesle okuyanlardandır.” (3)

İmam-ı Âzam Ebu Hanife ve bir kısım âlimlere göre de, Kur’ân’ı nağme ile okumak caizdir. Onlara göre nağme ile okumak, kalbi daha çok rikkate getirir, daha çok huşû kazandırır.

Netice olarak: Kur’ân-ı Kerim’i güzel bir sesle, güzel bir şekilde okumak menduptur, diyebiliriz. Tecvid kaideleri dışına taşmadıkça nağme ile okunmasında bir mahzur yoktur. Ancak tecvid kaidelerinin dışına çıkılarak, harflerin mahreçlerine riayet edilmeden nağmelerle fazla uzatmak, harfleri eksik veya fazla yaparak okumak caiz değildir. Bu hususta ittifak vardır. Böyle kimseler Kur’ân’ın lânetinden çekinmeli, onun okuma âdâbına riayet etmelidirler.

Kaynaklar:

1. Ebu Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezân 14; İbn Mâce, Ezân 5.
2. Buhârî, Fezaİlu:l-Kur’an 31; Müslim, Salatu’l-Musafûin 235-236; Tirmizî, Meraki 55; Nesâî, İftitah 55; İbn Mâce, İkame, 176; Müsned: 2/369
3. İbn-i Mâce, İkame: 176.

Değerli kardeşlerimiz,

ALLAH yolunda yapılan en küçük bir iş ve amel bile neticesiz kalmaz. Hele Kur’an okumak gibi kainatın en büyük bir hadisesi, hiç sevapsız kalmayacaktır. Kur’an’ın yüzüne bakmak bile sevap olursa Kur’an’ın anlamını veren bir kitabı okumak elbette sevabı vardır.

Fakat Kur’an’ı aslından okumak ile mealinden okumak arasında fark vardır. Esas olan Kur’an okumayı aslından öğrenmek ve manasını anlamak içinde mealden okumaktır. Ancak hiçbir Kur’an meali aslının yerini tutmayacağından, namazda Kur’an yerine okunmaz. Namazımızda mutlaka Kur’an-ı Kerimi aslından okumalıyız. ALLAH kelamı olan, Arapça olandır. Bunun yeri ve sevabı ayrıdır. Her harfine kat kat sevap verilir.

Bizi yaratan ALLAH, Kur’an-ı Kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından, orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça’dır. ALLAH Kur’an’ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi Kur’an yerine geçemez.

Örneğin, bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi Kur’an ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir; başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için Kur’an olmayacaktır.

“Manasını anlamıyoruz” düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle Kur’an’ın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten Kur’an anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, Kur’an’ı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır? Dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kur’an okumak da bunun gibidir. Aklı Kur’an’ın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca, aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

Diğer taraftan ALLAH Kur’an’ın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor. Meallerin mutlaka faydası var, ama Kur’an yerine geçmeyeceği için, Kur’an’ın her harfinden alınan sevabını da alamayacaktır.
*Sorularla İslamiyet

*

http://www.trt.tv/kur-an-i-kerim-i-guzel-okuma-yarismasi/bolumler/80336

*

*

*

ALLAH AZZE ve CELLE HERŞEYİ GÜZEL YAPAR…

Yayınlandı: 16 Haziran 2017 / Genel

ALLAH dilemezse hiçbir şey olmaz. Yaprak solmaz. Güneş batmaz. Önümüze açılan iki yoldan birini seçmek, bizden. Seçtiğimiz yolun sorumluluğu bize ait.
***

herc59fey-gc3bczel-olmayacakbiz-hep-imtihan-olacac49fc4b1z


İzin verildiği ölçüde konuşuruz. İzin verildiği müddetçe yaşarız. Seçtiğimiz yolda da izin verildiği ölçüde yürür, gideriz. İçimizde nice tohumlar belki de çatlamadan, başakvermeden öylece göçer gideriz.
Yalancı doğum sancılarına karşılık, sahici olanları da vardır elbet bu dünyada. Onların çocuklarıyız biz. Onların, o ıztıraplı insanların, üstadların çocuklarıyız. O doğum sancılarını çekenler olmasaydı, başta Nebi (asm) ve onun işaret ettiği yöne bakanlar olmasaydı, halimiz toz dumandı.
Yolun bir kenarındaki ağaç, sessiz sedasız yaşamayı öğretiyor bize. Ağaç, hiç de sakin değil. Her an boy atıyor, her an doğum sancıları içinde. Tel tel dökülüyor bakıyorsunuz saçları. Sonra bir gün dal uçlarında tomurcuklar çatırdıyor ufak ufak. Sonra yaprak yaprak, çiçek çiçek duâya duruyor ağaç.
Duaları kabul oluyor ve ağaç yine, bu mevsim yeni baştan giyiniyor. Soyunmadan giyinmek yok. Fakrın ve aczin iki kanadıyla; üstümüzde varlık adına ne varsa onlardan soyunmadan, onlara güvenmekten vazgeçmeden, “Ben yokum” demeden, “Sadece ve sadece Sen varsın ALLAH’ım” demeden, yokluktan varlığa geçiş yok.
Yaşamak gitgide zorlaşıyor. İhtiyaçlar çoğalıyor. Hırs ile nefsimiz üstümüze üstümüze abanıyor. Islak zeminlerde ayaklarımız üşüyor. Soğuk işliyor bir yerden içimize. Üşütüyor kalbimizi. Dişlerimiz birbirine vuruyor. Ellerimizi ovuşturuyoruz, ısınmaya çalışıyoruz. Sıcak bir yer arıyoruz sokulup ısınacak. Sobalar yetmez. Güneş gerek bize. Üşüyoruz…
Soğuktan değil aslında bu üşümek. Hepimizin yaşadığı gibi bir üşümek. ALLAH’tan uzak, eşyaya yakın olmak. “Doğ benim ömrüme, doğ da güneş gibi…” diyememek… Güneşi yanımızda, yakınımızda hissedememek… Yüzümüzü Ona çevirememek… Bin bir yandan Rabbimizin varlığını hissedememek, üşütüyor bizi. En sıcak odalarda bile üşüyoruz.
“Soğuk zaten” deme, onu hiç söyleme. O belli. Demem, o değil. Aczin ve fakrın ısıtmadığı insanı, hiçbir şey ısıtamıyor. ALLAH’ın içinde yer etmediği bir kalbi, hiçbir şey dolduramıyor.
Ağaç, bu sırrı biliyor. Biliyor gibi yaşıyor. Sessiz sedasız… Gayesini, ömrünü, tomurcukların ardındaki meyvelere adamış. Çok yakında meyveye duracak. Vaktini bekliyor. Emir gelmeden sırlarını açığa vurmak yok. Yokluktan varlığa geçmek yok. Hak’tan bahar fermanı gelmeden ne bahar, ne toprak ne de ağaç sırrını açamıyor. Ağaçlar çiçeğe, meyveye duramıyor. İnsan izin yok ise eğer, iki dudağını değdirip de bir sözü söyleyemiyor, söyleyeceğini diyemiyor.
Ne varsa Ondan bilmeden, ne varsa ama her şey, küçük – büyük, her şey Ondandır diye bilmeden, açılmıyor sırlar.
Sırlar sular gibi yıkayacak içimizi, ah bir teslim olabilsek ve diyebilsek Hür Adam gibi:
“ALLAH her şeyi güzel yapar! ALLAH her şeyi güzel yapar!”
Filmin daha en başında yakaladı bu cümle beni. Çınlıyor hala o cümle beynimde, hafızamda, kalbimde. Ne kadar içten, ne kadar yerinde ve ne kadar güzel. ALLAH bir şeyi söyletir de, söyleyen dil de güzel olunca, neler olmaz ki? İki güzel bir arada oldu mu, söz de kalbe sular gibi akar.
ALLAH, her şeyi güzel yapar.
Ne gelecek, ne geçmiş namına bir keder tortusu bırakmıyor. Karanlığın son malzemesi de, her şeyini toplayıp, pılısıyla pırtısıyla beraber çekip gidiyor o mekânların içinden.
O mekânların içinde nurdan bir adam yaşıyor. Işığın girdiği yer, o kapkaranlık yer, hemen apaydınlık oluyor birden. Eriyor hapishanenin demirleri. Eriyor birer birer… Haddanelere gidiyor, eritiliyor o demirler. Yıllar sonra temelleri atılacak olan dershanelerin ve müesseselerin temel demirleri oluyor. Tutunduğu yerler, ellerini koyduğu, başını yasladığı, gözyaşını içine akıttığı o yerler, o demirler, dersini dinlediği o yerler, bir gün gelip, derslerin verileceği yerler oluyor. Sessiz sessiz, koğuşların, soğuk odaların içinde demir de kendi rüyasını görüyor. Demirin bile eriyip terakki ettiği bir dünyada, insanın nefsini eritemeyip tedenni etmesi ürpertiyor. Bu tablo insanı sarsıyor, ürpertiyor…
Kanadı olup da uçamamak, gözü olup da görememek, kalbi olup da sevememek, aklı olup da onu ALLAH için kullanamamak ve sonunda iflâs etmek, tükenmek, bitmek, yitmek ve gitmek… Bir hiç uğruna… Koca bir kâinatı da arkasında bir hiçliğe sürükleyip gömmek…
Bu muydu? Bu, böyle mi olmalıydı?
Hayır. Hayır! Asla böyle olmamalıydı.

İnsan ve zindan… Kendini hapseden mekânı hapsediyor Üstad. Odaları, sokakları, gittiği beldeleri zapt ediyor Üstad. İçten kuşatıyor, kalpten yakalıyor.
Onlar Üstadı içerde sanıyorlar. Oysaki kaderin araya çektiği perdeyi bir türlü göremiyorlar. Üstad üzerine kapanan her kapıyı onların üstüne kapatıyor. Farkında değiller. Mahkûm o mu, onlar mı, bilmiyorlar.
Mahrum olmaz, mahkûm olmaz “ALLAH” diyen. ALLAH’a kul olan, hür olur. Onu mahrum edenler mahrum olur. Hür adam hep hür yaşıyor. Onu candan seven can dostu Mehmed Âkif sanki şu ateşîn ifadeleri onun için söylemiş:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım…
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım!”
Bir vird gibi o güzel cümleyi defaatle söylüyor hür adam:
“ALLAH her şeyi güzel yapar…”
ALLAH yaptı mı, işte böyle yapar.
ALLAH her şeyi güzel yapar.

***

lemon_tree


Karar vermek zamanıdır. Ya boşluktan, uçurumdan aşağı atlayıp düşmek, ya da uçmak anıdır. İstemek yetmiyor. İhlâs olmadı mı, hiçbir şey olmuyor. Mitolojide’ki İcarus gibi balmumundan kanatlara güvenip güneşe karşı diklenmeye gelmiyor. Balmumundan kanatların varsa, güneşe karşı çıkma. Erirsin, bitersin.
İşte sana onun yerine iki kanat: Acz ve fakr. O iki kanatla değil kendini, güneşi, kâinatı bile zapt edersin.
Ümitli olana açılıyor ancak ufuklar. Ayağının altındaki yer, ne kadar kaygan olsa da bin bir engeller bulunsa da, kaymıyor, düşmüyor. İnsan ancak o zaman korunuyor. Hısn-ı hasinde oluyor.
“ALLAH her şeyi güzel yapar.” diyen, öyle bir dala tutunuyor ki, öyle bir kanatla uçuyor ki, doyulmuyor bu güzelliğin seyrine. Mekân onu zapt edemiyor. O şahikadan âlem bir başka güzel görünüyor. Aczin ve fakrın kanatlarını takmayanların hali ise oradan çok sefil görünüyor.
Attığımız, atacağımız adımlar, yarınlarımızın ve yapacağımız işlerin rengini belirleyecek. ALLAH niyetlerimizi güzel eylesin.
ALLAH’ın yarattığı bu güzel dünyaya dost ve kardeş oldukça, sırlar açılıyor. İmkânsızlığın içindeki imkân, karanlığın içindeki nur gibi ayan oluyor. Kâinatla birlikteliği olduğunu unutan insan, kâinat kardeşlerinin hayatına neler kattığını, işte o an anlıyor.
Yazık ediyoruz… Her şey bizimle beraberken, ALLAH için bir lokma, bir nefes hava, konuşalım, söyleyelim, görelim diye bir damla ışık, gözümüze akıtmaya çabalarken, o koskoca güneş, ay, gecemizi süsleyen yıldızlarla beraber el ele verip lamba olurken, bu güzel düzenin ve intizamın o aziz hatırasına hürmeten her şeyi Ondan, ALLAH’tan bilmek varken ve gayrısına “Çekin ey çirkin emeller, ellerinizi üzerimden!” demek varken, değer miydi ebedî bir hayatın kaybıyla yüz yüze kalmak?
Bu kadar zor mu ki “ALLAH her şeyi güzel yapar.” demek?
Asla ve kat’a…

Bazen iki tane taksi çarpışıyor. İki otobüs, iki kamyon… Neden? Şoförleri farklı.
İki uçak çarpışabiliyor. Neden? Pilotları farklı.
Keza iki tren çarpışabiliyor. Neden? Sürücüleri, idare edeni farklı.
İki gemi çarpışabiliyor. Neden? Kaptanları farklı…
Gemiler, trenler uçaklar, arabalar, birbirleriyle çarpışabiliyorlar. Neden? Sürücüleri, pilotları, kaptanları farklı da, onun için.
Sormalı insan. Başını kaldırıp bir bakmalı semaya, göklere doğru; bunca zaman iki gezegen niye çarpışmıyor diye… Hikmetini sormalı ve cevabı arayıp bulmalı.
Neden? Neden? İdare edeni bir de ondan. Bu kâinatın sahibi bir de onun için. Sultan-ı Kâinat birdir, ALLAH birdir de, onun için her şey güzeldir.
“ALLAH her şeyi güzel yapar.”
ALLAH yaptı mı, böyle yapar. Yaptıklarına insanı hayran kılar.
Ey insan, nerdesin? Yine nerelere gizlendin sen? Sokağın yanı başındaki ağaç bile tomurcuklanmaya başladı. Senin içinde çiçek açacak bir kelime yok mu? Kalbinde boy atan bir tohum yok mu? Baharın kokusunu duymuyor musun hâlâ içinde? Kışın en şiddetli mevsimlerinde bile bahardan kalma bir yâd-ı cemil gibi geçiyor şu günler. Neden, niçin anlamıyoruz ki?
Acele edip kışta gelenin müjdesi var:
“Sizler cennetasa bir baharda geleceksiniz.” (Tarihçe-i Hayat, 75)
Onun müjdesi bu.
Zerreye, havaya, küreye hükmeden ALLAH, mevsimlerin sahibi olan ALLAH, güzel anlar, güzel manzaralar seyrettiriyor. Yok musun bu seyrin içinde? Sana ayrılan yerde bir boşluk var. Yoksun diye üzülüyoruz.
Ey insan! Sen nerdesin? Bak üzülüyoruz Yokluğun belli oluyor hemen. Yokluğunu varlığa çevirecek bir şeyler söyle. Söyle de mükedder etme bizi. Konuşmayan, susan, hiçbir şey söylemeyen, nazdar bir çocuk gibi içine kapanma! Ne olur kendine yazık etme. Çık da konuş. Hür adam gibi… Sırtındaki yükü yere bırak. Üstüne bas ve kâinata bak.
“ALLAH her şeyi güzel yapar.”
ALLAH ne güzel vekildir.
Aç. Güzelliklere bir perde aç. Durma! Haydi! Aç şu gönül evinin penceresini. Gör, seyredilecek, şahit olunacak ne güzellikler var… O zaman işte bir mânâ ifade edecek “Eşhedü” demek namazlarda. Mademki şahitsin, şahitliğinin delilini gör, bil ve yerine getir.
ALLAH her şeyi güzel yapar.
Kupkuru bu ömrü yangına ver de, o yangından bir nuranî hayat fışkırsın, çıksın yeniden… Hem de dalların kırıldığı yerden yeni sürgünler versin hayatımız yeniden…
Senin gücün bir yere kadar. Belki de buraya kadar. Sonsuz gücün ve kudretin sahibine bırak her şeyi. Madem O var, her şey var. Madem buraya kadar bildin ya, o da bir şey işte. Senin aczini bildiğin ve “bittim” dediğin yerde, Onu bilmen var ya, kâinata bedel. Onun sonsuz kuvvet ve kudretini bilmen içindir işte bu durum da.
Uhud’da başına gelenleri düşün sahabelerin ve sevgili Nebimizin (asm). Taif’teki halini hatırla. İmam-ı Rabbanî’nin ve İmam-ı Âzâm’ın zindanlarda çektiklerini bir hatırla. Kırbaç altında inleyen, can veren İmam Ahmet Hanbelleri düşün. Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’daki şahadetini de… Ve sonra bütün bu halleri bir araya getir de o adeseden bak Üstadın hayatına.
Buradan ötesi, yeni bir hayat, anlayabildiysen eğer… Belki de hayat şimdi başlıyor Tam da buradan
“ALLAH her şeyi güzel yapar.”
Yaşamak için, yaşatmak için, yaşadığın hayatı en güzel ve en anlamlı kılmak için sana, bana, ona, bir fırsat daha işte…
Ağacın ucundaki tomurcuklar gibi, patlamaya, çatlamaya hazır mısın? Doğuma var mısın? İçinin ısındığı an her şey hazır. Sen hazır mısın?
Elinde, avucunda, güvendiğin ne varsa, hepsi Onun. Zaten onları atamadığın, bırakamadığın için yoksulsun. Bıraksan, her şey senin olacak. Bırakamadığın için hiçbir şey senin olamıyor.
Keder yok. ALLAH var. Her şey eriyip gitse de, yok olsa da, O var. O bize yeter. ALLAH var.
“ALLAH her şeyi güzel yapar” diyelim. Haydi, gözlerimizi açıp uyanalım İnşALLAH. Gücü, kudreti, kuvveti, zerrece ne varsa, her şeyi, hiçbir şeyi kendimizden bilmeyip, O’ndan bilip ayılalım. Güçlenelim yeniden bu mübarek kelimelerin ve “Sözlerin” havasıyla dolalım.
“ALLAH her şeyi güzel yapar…”
Gökleri yıldızlarla süsler. İçimizi, inancımıza uygun duygularla süsler. Gecemizi ve gündüzümüzü sürekli güzel eyler bu güzel dünyaya uygun, güzel işler yapalım diye.
Bazen saadetten felâket doğduğu gibi, felâketten de saadet doğar.
“ALLAH her şeyi güzel yapar…”

*Selim GÜNDÜZALP

***

61b993788bd2a56a54460dd58f529683

***

-*

-*

-*

-*

-*

Zikir Risâlesi

Yayınlandı: 06 Haziran 2017 / Genel

İbadet nâmına dalgın oturma!
Çağırma, bağırma göğsüne vurma!
“Yâ Hû”, “yâ HAY” diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir…

Eğer aşkı seversen cân olasın

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْت۪يلاًۜ
… Rabbinin adını an, bütün benliğinle kendini O’na ver, her şeyden kesilip sırf O’na yönel! [73:8]

Besmele-i tuğrâ-yı kitâb-ı hakîm
Bâdî-i her hâtime-i müstakîm
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

zikir_risalesi_2Hayr eyler her ef’âl-i nihâyetini
Envâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her işlerin hüsn-i hıtâmına sebep
Mi’mâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

قالَ : حدَّثني أبي موسى بنُ جعفرٍ ، حدَّثني أبي جعفرُ ابنُ محمَّدٍ ، حدَّثني أبي محمَّدُ بنُ عليٍّ ، حدَّثني أبي عليُّ بنُ الحسينِ ، حدَّثني أبي الحسينُ بنُ عليٍّ ، حدَّثني عليُّ بنُ أبي طالبٍ _ رَضِيَ اللَّهُ عنهُ _ ؛ قالَ : قالَ رسولُ اللَّهِ _ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ _ : ” يَقُولُ اللَّهُ _ تَعَالى  Ebû Nuaym, Hilye, 3, 224; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr:6048

لاَ إِلَهَ إلاَّ اللَّهُ حِصْنِي ، فمنْ دَخَلَهُ أَمِنَ عَذَابِي

Kudsî bir hadis-i şerîfte “Lâ ilâhe illallâh” inancı benim kalemdir. Her kim benim kaleme sığınırsa selâmette olur” buyrulmadı mı?

Bu kaleye giren, kalenin adını söylesin denmiyor. “Lâ ilâhe illâllah”…

View original post 3.623 kelime daha

(Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre) Resulullah (asm.):

    “Yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.” (Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenu İbn-i Mace, II, 3961.)

 

fitne_kargasa

FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAKLAR KONUSUNDA HADİSLERDE BELİRTİLEN TAVSİYELER:

1. (4758)- Ebu Ümeyye eş-Şa’bânî anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen):

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez…” (Maide, 5/105).

– Bana şu cevabı verdi:

“Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi  Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sormuştum: Demişti ki:

    “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini  beğendiklerini müşahede edersen, o zaman  kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır.  O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” [Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizî, Tefsir, Mâide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).]

AÇIKLAMA:

Hadis, kişinin kendisiyle meşgul olmasını, başkasının sapıklığının kişiye zarar vermeyeceğini ifade eden bir ayeti (Maide, 5/105) açıklama sadedinde varid olmuştur. Ayetin zahirine bakılınca emr-i bi’lmarufa yer vererek başkalarıyla meşgul olmayı değil, kendi işiyle meşgul olmayı emrediyor gözükmektedir. Ayet suale vesile olmuştur. Çünkü mü’min kişiyi emr-i bil marufta bulunmaya, münkerden nehyetmeye teşvik eden ayetler ve hadisler var. Bu ayetle öbür ayetler arasında zahirî bir tezad gözükmektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beyan buyurdukları açıklama ile “Marufa sarılın…”  emretmektedir. Ma’ruf, güzel kabul edilen, meşru olan, şeriatın yapılmasını tecviz ve teşvik ettiği her şeydir. Bunlar arasında emr-i  bi’lmaruf ve nehy-i anil münker de yer alır. Şu halde mü’min buna ara vermeden devam edecek. Ancak cemiyette zuhur edecek bazı alametler var. Onlar  görüldü mü, artık emr-i bil maruf ve nehy-i ani’lmünkeri terketmek evladır. Çünkü, bu safhada emr-i bil’maruf, fayda değil zarar verebilecektir. Hadiste bu  alametler şöyle sayılır:

* İtaat gören cimrilik. Bazı alimler aşırı, hırsla karışık cimrilik diye açıklamıştır.

* Hevaya uyulması, yani şeriatın emirlerinin terkedilmesi.

* Dine tercih edilen dünya.

* Rey  sahiplerinin kitaba, sünnete, icma-ı ümmete, sahabe  akvaline bakmadan kendi görüşünü beğenip ona tabi olması.

Bu sayılanlar, haricî bir düşmanın  hakimiyeti değil, İslam cemiyeti içerisinde gayr-ı İslamî, beşerî değerlerin hakimiyetidir, fitnedir, dahili kargaşanın had safhaya ulaşmasıdır. Bu derece bozulan insanlara emr-i bil maruf fayda vermez, zararı daha da artırır mânasında olmak üzere Aleyhissalâtu vesselâm, kişiye, cemiyeti terketmesini, kendini kurtarmayı düşünmesini tavsiye etmektedir. Çünkü arkada sabrın övüleceği sıkıntılı günler gelecektir.

2. (4759)- Vakid İbnu Muhammed  babasından, o da Abdullah İbnu Amr İbni’l-As (radıyALLAHu anhümâ)’dan anlattığına  göre demişti ki:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:

    “Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?”

    “Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey ALLAH’ın Resulü!” dedim. Buyurdular ki:

    “Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terkedersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O  hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin.” [Buhârî, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melâhim 17, (4342); İbnu Mace, Fiten 10, (3957).]

AÇIKLAMA:

1. Ahdin bozulması, güven ve  emniyetin  kalkmasıdır. İster mal, ister can, isterse ırz emniyeti olsun, hepsinin kalkması, halel görmesi, ahdin bozulması ile ifade edilmiştir. Irz emniyeti deyince vicdan hürriyeti, din hürriyeti gibi kişinin şahsiyetine giren hususları da anlamamız gerekir. Ahdin bozulmasıyla cemiyette bunlar da kalmaz, vicdanlara baskı artar, inançları sebebiyle dindarlara taarruz ve tasallut  tahammül edilmez hale gelir. Önceki hadiste de kısmen geçtiği üzere dindarlığın, ahirzamanda, elde  ateş tutmak gibi zorlaşması, ahdin bozulmasıyla din ve vicdan hürriyetinin de ortadan kalkacağını ifade eder.

2. Şarihler bu hadisi açıklarken, hadisin “parmakların kenetlenmesini yasaklayan” bir başka hadisle arzettiği tenakuza dikkat çekip, aralarını telif ederler: “Resûlullah buyurmuştur ki:   اِذَا صَلّى اَحَدُكُمْ فََ يُشَبِّكَنَّ بَيْنَ اَصَابِعَهُ فاِنَّ التَّشْبِيكَ مِنَ الشَّيْطَانِ وإنَّ اَحدَكُمْ َيَزَالُ في صََةٍ مَادَامَ في الْمَسْجِدِ حَتّى يَخْرُجَ مِنْهُ   “Biriniz namaz kılınca parmaklarını kenetlemesin. Zira, kenetleme işi, şeytandandır. Biriniz mescidde olduğu müddetçe, oradan çıkmadıkça namazdadır.” Şarihler, umumiyetle bu iki rivayet arasında tearuz görmezler. Çünkü bu sonuncu hadiste, namaz esnasında veya namaz beklerken parmakların kenetlenmesi yasaklanmaktadır. Halbuki, sadedinde olduğumuz hadis, hadisenin  namazla ilgisinden bahsetmez. Hadisin mescidde vürud etmesi de muhtemeldir. Bu takdirde cevap şöyledir: Yasak, gayesiz bir şekilde boş yere kenetlemekle ilgilidir. Halbuki Resûlullah bir temsil vermek, kapalı bir mânayı daha anlaşılır kılmak için parmaklarını kenetlemiştir. Öyle ise, namaz dışında müsbet, faideli bir maksatla parmakların kenetlenmesinde bir mahzur yoktur.

Kenetlenme yasağının hikmeti üzerine: “Çünkü “şeytandandır”, “uykuyu getirir”, “kenetlemenin arzettiği manzara, ihtilafın manzarasıdır, bu manzara namazda veya namaz hükmündeki bir halde bulunan kimse hakkında  mekruh görülmüştür. Çünkü bir başka hadiste   وََ تَخْتَلِفُوا فَتَخْتَلِفُ قُلُوبُكُمْ.   “Karışık olmayın; kalplerinize ihtilaf girer”  buyrulmaktadır” gibi yorumlar getirilmiştir.

3. Hadisin, fitne sırasında Müslümanın takip edeceği yolla ilgili mesajı izah gerektirmeyecek kadar açıktır: Fitneye  bulaşmamak, ateşi avuçta tutmak kadar zor  bir iş dahi olsa fitneden kaçmak; öyle ki,  icabında emr-i bi’lmaruf ve nehy-i ani’l münkeri de terkedip, sözünü dinleyecek yakınlarla meşgul olup, onları kurtarmaya çalışmak. Müteakiben kaydedilecek ilk  iki hadiste (4760, 4761) fitneden kaçmanın gereği ve hayrı daha açık olarak ifade edilecektir.

.3. (4760)- Hz. Ebu  Zerr (radıyALLAHu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) seslendiler:

    “Ey Ebu Zerr!”

    “Buyurun, Ey ALLAH’ın Resulü, emrinizdeyim!”  dedim.

    “İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?” buyurdular.

    “Benim için ALLAH ve Resulü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!”  dedim.

    “Sabrı tavsiye ederim!” buyurdular -veya, sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:

    “Ey Ebu Zerr!”

    “Buyurun ey ALLAH’ın Resûlü, sizi dinliyorum!” dedim.

    “Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?”

    “ALLAH ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!” dedim

    “Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!”  dedi. Ben sordum:

    “Ey ALLAH’ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?”

    “Böyle  yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!” buyurdular.

    “Bana ne emredersiniz!” dedim.

    “Evine çekil!” buyurdular.

    “Evime girilirse?” dedim.

    “Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!”  buyurdular.” [Ebu Davud, Fiten 2, (4261); İbnu Mace, Fiten 10, (3958).]

AÇIKLAMA:

1. Bu hadis fitneye karışmayı yasaklayan hadislerden biridir. Hadisin, Begavî tarafından Mesabih’te kaydedilen veçhi biraz daha teferruatlıdır; şöyle ki: “Ebu  Zerr (radıyALLAHu anh) anlatıyor: “Ben bir gün, bir merkep üzerinde,  Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın terkisinde idim. Medine’nin (dış) evlerini geçtiğimiz sırada bana:

“Ey Ebu Zerr! Medine’ye açlık hakim olduğu; öyle ki, yatağından kalkınca açlıktan bitkin düşüp mescide kadar gidemediğin zaman ne yapacaksın?” dedi” diyerek başlayan hadis, Resûlullah’ın şu tavsiyesi ile noktalanır:

“Eğer kılıcın parıltısının sana galebe çalmasından (dayanamayıp kılıca sarılıp fitneye katılmaktan) korkarsan elbisenin kenarını yüzüne çek, ta ki, (haksız yere öldürerek) senin günahınla ve kendi günahlarıyla geri dönsünler.”

2. İnsanlara (kitle halinde) ölüm  nisbeti kıtlık, veba, savaş gibi sebeplerle gelecek umumi ölüm hadisesi olarak  anlaşılmıştır.

3. Hadiste geçen beyt   البيت (ve vasif)  الوصيف (kelimelerini anlamada şarihler bazı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Şöyle ki:

* Mezar olarak tercüme ettiğimiz   البَيْت   (beyt) kelimesini bazı alimler mezar olarak anlamıştır. Hattabî der ki: “Beyt, burada “mezar” demektir, vasif de hizmetçi. Murad olan mâna şudur: “İnsanlar, öylesine meşguldürler ki öleni gömmeye  fırsat bulamazlar da onu gömmesi için hizmetçiye verirler, yahut ücretle gömdürürler.”

* Buradan şöyle anlayanlar da olmuştur: “Mezar yerleri öylesine dardır ki, her bir ölüleri için bir kabir yerini bir köle vererek satın alırlar.” Ancak bu ikinci te’vil tenkit edilmiş ve: “Ölüm, sağlar arasında devam etse ve fevkalade yayılarak artsa da yine böyle  bir darlık hasıl olmaz. Çünkü arz geniştir” denmiştir. Ancak, hadisin Mesabih’ten kaydettiğimiz veçhinde ikinci mânayı teyid eden ibareler mevcuttur. Hadisin şerhinde imkan varsa hadisten istifade en evla yoldur. Burada o  imkan mevcuttur.

* Bu ibareden şu mâna dahi çıkarılmıştır: “O zaman evler, ölümlerin çokluğu ve ikamet edeceklerin azlığı sebebiyle çokça ucuzlar. Öyle ki bir ev, aslında normal olarak bir köleden pahalı olduğu halde, bir köle mukabilinde satılır.”

* Şu mâna da çıkarılmıştır: “Evlerde  önceleri çok insan mevcut olduğu halde, bu evin işini görmeye sadece bir köle kalır.”

4. Zeyt’in Medine’nin bir mahallesi veya Medine civarında bir yer adı olduğu söylenmiştir. Türbüşti: “Burası, Yezid  zamanında cereyan eden meşhur hadisenin vukua geldiği Harra’da bir noktanın adıdır. Orada savaşan zalim orduların komutanı da Müslim İbnu Ukbe el-Mürri’dir. Resûlullah’ın koyduğu haramları mübah kılan heriftir. Karargahı Medine’nin batısında yer alan Harre-i garbiyye idi. Medine’nin hurmetini ihlal etti, erkekleri hep öldürdü. Orada üç gün -beş de denmiştir- talanda bulundu.”

5. “Kendinden oldukların” tabiriyle kişinin ailesi, yakınları, kavmi kastedilmiştir. Bununla “İmam”ın yani biat etmiş  olduğu  imamının kastedildiği de söylenmiştir. Bu durumda mâna: “İmamına ve bey’at ettiğin kimseye tabi ol” demek olur.

6. Hadiste, kişinin kılıcı alıp omuza koyması halinde, günahta fitnecilere ortak olacağı ifade edilmiştir. Öyleyse fitne şartlarında fitnecilere iştirak etmemek, günahlarına ortak olmamak için silaha sarılmamak gerekir. Aliyyu’l-Kârî der ki: “(Fitnede) hasım  Müslümansa, fesad  terettüp etmeyecek ise, müdafa-i nefis caizdir. Ancak hasım kafir ise, imkan  nisbetinde müdafaa etmek vacib olur.”

7. “Kılıcın parıltısının galebe çalması”, kılıcı kullanmaktan kinayedir. “Elbisenin kenarıyla yüzünü örtmek”, düşmanı görüp, korkmamak içindir. Bundan maksad, “Onlar seninle savaşsa da sen onlarla savaşma,  ölmeyi tercih et” demektir.

Bu taktirde,  gelenler “seni öldürmüş olmanın günahı ve diğer günahlarıyla dönerler” mânası anlaşılır.

4. (4761)- Hz. Ebu Musa (radıyALLAHu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kafir olur; mü’min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)” [Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (2205).]

Ebu Davud, “koşandan” kelimesinden sonra şu ziyadeyi  kaydetmiştir: “Yanındakiler, “Bize ne emredersiniz (ey ALLAH’ın Resulü)?”  dediler. “Evinizin demirbaşları olun!” buyurdu.”

AÇIKLAMA:

1. Resûlullah, kıyamete yakın çıkacak fitnelerin dehşetini belirtmek için, zifirî karanlık gecenin parçalarına benzetmiştir. Yani peşpeşe fitneler olacak, her biri, gece parçası gibi karanlık, yani doğruyanlış, haklıhaksız, isabetlihatalı vs. şekilde tefrik etmek imkanı tanımayacak, son derece dehşetli olacak demektir. Bu  teşbihten maksat fitnenin  büyüklüğünü ifadedir.

2. Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı Hz. Habil’dir. Kardeşi Kabil  onu öldürmek istediği vakit ayet-i kerimenin ifadesiyle kardeşine: “Sen beni öldürmek  için elini bana kaldırsan da , ben seni öldürmek için elimi sana kaldırmayacağım” (Maide 28) demiştir. Bu ayette, Cenab-ı Hakk fitne sırasında Müslümanların takip edeceği siyaseti vaz’ etmiş olmaktadır: “Fitneden kaçmak, öldürmektense ölmeyi tercih etmek.” İslam’da bunun ilk örneğini Hz. Osman (radıyALLAHu anh)’ın verdiği belirtilir: O fitnenin büyümemesi için öldürmeyi değil, öldürülmeyi tercih etmiştir.

3. Evin demirbaşı olmaktan maksad, evden ayrılmamak, dışarı çıkıp fitneye bulaşmamaktır. Nasıl ki demirbaş denen halı, kilim gibi  bir kısım eşyalar devamlı evde kalırlar; fitne sırasında da o eşyalardan biri gibi olmak yani evden dışarı çıkmamak tavsiye edilmiştir. Bundan da maksad, fitneye katılmamaktır.

5. (4762)- Ebu Said (radıyALLAHu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Kişinin en hayırlı malının peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olur.” [Buhârî, İman 12, Bed’ü’l-Halk 14, Menakıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti’zan 16, (2, 970); Ebu Davud, Fiten 4, (4267); Nesâî, İman 30, (8, 123, 124).]

6. (4763)- Ma’kıl İbnu Yesar anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir.” [Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizî, Fiten 31, (2202).]

7. (4764)- Mikdad İbnu’l-Esved (radıyALLAHu anh) anlatıyor:  “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile belalarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!” [Ebu Davud, Fiten 2, (4263).]

8. (4765)- İbnu Abbas (radıyALLAHu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Yaklaşan bir şerden yazık Araplara! Elini çeken ondan kurtulur.” [Ebu Davud, Fiten 1, (4249).]

c6fijd-wcaa_xlp

AÇIKLAMA:

Kaydedilen son hadisler, özet olarak fitneye bulaşmamayı ve imkan nisbetinde fitneden kaçmayı tavsiye etmektedir. Kapıya kadar gelen fitneye, öldürülmeyi tercih edecek kadar bulaşmama emri, üzerinde durulması gereken bir husustur. Zîra ulema, çeşitli  nokta-i nazarları ve mukabil delilleri de gözönüne alarak, mesele üzerinde ziyadesiyle durmuş ve enine boyuna tartışmıştır. Fitne şartlarında yaşamamız haysiyetiyle bu hususların daha sistemli ve teferruatlı olarak bilinmesinin gerekli ve faydalı olacağına inanıyoruz. Bu sebeple mevzuyu  biraz açıklayacağız.

Fitnede herkese ferdî olarak terettüp edecek vazifeleri şöyle sayabiliriz:

1. Fitnenin getireceği sıkıntılara sabır.

2. Fitnecileri yalnız bırakmak,

3. Uzlet; eve çekilmek, dağa çekilmek, terk-i diyar etmek,

4. Öldürmektense ölmeyi tercih etmek. Fitnede müdafa-i nefis meselesi,

5. Dilini tutmak,

6. Kalben  kerahet,

7. Mal ve evlatça hıffet,

8. Silah edinmemek,

Şimdi bunları açıklayalım:

1. FİTNEDE SABIR:

Hangi çeşitten olursa olsun, iradesi dışında gelen her çeşit musibet karşısında Müslümanın başvuracağı mühim bir silah olarak ifade edilen “sabır”, fitne karşısında daha da ehemmiyet kazanan, ısrarla tavsiye edilen en mühim silah hüviyetini kazanmaktadır. Bu hususu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bazan tek tek fertlere, bazan umumi bir ifade ile herkese duyurmuştur.

Müslim’de gelen bir rivayette, Hz. Peygamber, kendisine memuriyet vermesini isteyen Ensar’dan bir zata şu cevabı verir: “Siz benden sonra bencillik (ve fitneyle) karşılaşacaksınız. Havz(-ı Kevser)in  başında bana kavuşuncaya kadar sabredin.” Tirmizî’nin rivayetinde, “..fitne ve dine muhalif bulacağınız icraatlar göreceksiniz” ibaresi vardır. Ensârinin “Ey ALLAH’ın Resulü, bize ne tavsiye edersiniz?” sualine karşı: “İcraatcılara olan vazifelerinizi (onların hakkını) eda edin, haklarınızı ALLAH’tan talep edin” cevabını verir.

Bu mevzuda Ebu Zerr’den gelen bir rivayet daha geniş, daha açıktır; aynen kaydediyoruz: Ebu Zerr anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bineğinin terkisinde idim. Medine’nin evlerinden dışarı doğru çıkmıştık ki bana:

“Ey Ebu Zerr, Medine’de açlık bulunduğu ve hatta sen yatağından kalkıp da açlık sebebiyle mescide kadar gidecek gücü kendinde hissetmediğin zaman halin nedir?” dedi Ben de: “ALLAH Resulü daha iyi bilir” dedim. Resûlullah:

“Ey Ebu Zerr! İffetini koru (söz ve fiillerde haramdan kaçın)” dedi ve ilave etti: “Ey Ebu Zerr! Medine’de kıtal olsa ve bir mezarın ücreti bir köle fiyatına ulaşsa, o kadar ki, bir kabir bile bir köle karşılığında satılsa, senin durumun ne olur?”  “ALLAH ve Resulü daha iyi bilir” cevabını verdim.

“Sabret ey Ebu Zerr” dedi ve ilave etti: “Ey Ebu Zerr! Medine’de kıtal olsa ve kan (Medine dışında yer alan) Zeyt mıntıkasının taşlarını sulayacak kadar çok  aksa ne yaparsın?” Ben yine: “ALLAH ve Resulü daha iyi bilir” dedim. Resûlullah:

“Mensup olduğuna (yani aile ve akrabana veya biat ettiğin imama) dön.” dedi. Ben sordum ve: “Silahımı kuşanayım mı?” dedim. Resûlullah:

“(Hayır) o takdirde insanlara (kötü amellerinde) iştirak etmiş olursun.” cevabını verdi.

“Öyleyse ne yapayım ey ALLAH’ın Resulü?” diye sordum. Cevaben:

“Evinde kal, çıkma” dedi.  Ben tekrar: “Ya evime de gelirlerse?”  dedim.

“Kılıcın parıltısının galebe çalmasından (kullanmaktan) korkarsan elbisenin kenarını yüzüne ört, ta ki (gelen kimse) hem senin günahınla hem kendi günahıyla dönsün.”

Hz. Enes, Haccac’ın zulmüden çok ızdırap çekerek, ne yapacağız, diye şikayete gelenlere: “Sabredin, Rabbinize kavuşuncaya kadar sabredin. Zira artık her gelen yeni gün, gidenden daha kötüdür” der ve bunu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den işittiğini ilave eder.

Mikdad İbnu’l-Esved ise, yeminle te’kid ederek Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den şunu işittiğini söyler: “Bahtiyar kimse (lütf-i İlahî olarak) fitnelere karışmaktan uzak tutulan kimsedir. Bahtiyar kimse fitnelerden uzak tutulan kimsedir. (Çeşitli belalarla) imtihan edildiği zaman sabırla karşı koyana ne mutlu!”

Tabiinden meşhur Hasan-ı Basrî de burada zikre değer. Zîra o da fitneye karşı hararetle sabır tavsiye eder ve ortalığın tevbe ile, insanların kendilerini düzeltmesi ile iyiye döneceğini söyler. Kendisine Haccac’la alâkalı sorulduğu zaman da hep şu mealde tavsiyede bulunurdu: “Ben onunla mukatele edilmemesi görüşündeyim. Zîra, eğer o ALLAH’tan bir ceza ise, siz kılıcınızla ALLAH’ın cezasını geri çeviremezsiniz. Şayet bir bela ise, sabredin, ALLAH hükmünü versin. Zîra O, en hayırlı şey üzere hükmedicidir.” Ona göre fitne sırasında hiçbir gruba iltihak etmemelidir.

2. FİTNECİLERİ YALNIZ BIRAKMAK:

Çıkan fitnenin büyümesini önlemede ve ondan gelecek zararlara karşı korunmada en isabetli tedbirlerden biri, fitneciyi yalnız bırakmaktır. Haklı ve haksız tarafların belli olduğu durumlarda, haklı tarafın desteklenmesi tavsiye edilmiş olmakla beraber, haklı veya haksızın belli olmadığı durumlarda, hiçbir tarafa destek vermemek, bütün tarafları terketmek esastır. Hz. Peygamber’den gelen rivayetlerden bu anlaşılmaktadır.

Müslim’de gelen bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Ümmetimi Kureyş’ten şu kabile helak edecektir” diye istikbalde gelecek bir fitneden haber verir. Yanındakiler: “O vakit ne yapmamızı, nasıl davranmamızı emredersiniz?” diye sorarlar. Cevap şudur:  “İnsanlar onları terketmelidir.”

Muhtelif tariklerden gelen şu rivayet, fitne çıkaranların yalnız bırakılmalarının lüzumunu ve fitneye karışmamanın gereğini herkesin anlayacağı bir üslubla, çok vazıh bir şekilde ifade eder: Ebu Hüreyre, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini bildirir:

    “Haberiniz olsun (benden sonra) fitne çıkacak. O fitne sırasında uyuyan uyanıktan [yatan oturandan]; oturan ayakta olandan; ayakta olan yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim böyle bir fitneye rastlarsa hemen geri dönsün. Kim de fitne anında sığınacak bir kuytu bulursa oraya girsin.”

İbnu Hacer, ed-Davudî’den naklen şu açıklamayı sunar: “Hadisin zahirine göre, fitneye  uzak veya yakından muhtelif derecelerde teması olan kimseler burada dile getirilmektedir. Yani bu işte bazıları bazılarına rağmen çok daha ileridir. Bunlardan en ileride olanı, fitnenin artmasına sebep olacak şekilde koşandır. Sonra fitnenin sebeplerini  hazırlayacak şekilde  ortaya çıkandır ki, hadiste bu, “yürüyen” diye ifade edilmektedir.

Sonra fitne ile alakadar olan gelir ki, ona da: “ayakta olan” denmiştir. Ondan sonra fitneyi seyretmekle beraber mücadele etmeyen (karışmayan) gelir, bu da “oturan” diye ifade edilmiştir. Sonra da kendisinden bu hususta hiçbir ilgi, alâka  sadır olmayan, ancak razı (ve memnun) olan gelir ki, bu da “uyuyan” diye  ifade edilmiştir.”

İbnu Hacer, fitneye karışma  hususunda niyetlenenleri üç gruba ayırarak mesuliyet  durumlarını belirtir:

1) Arzu geçirenler: Bunlar fiilen karışmadıkça günaha girmezler.

2) Arzuda kalmayıp fiile dökenler: Bunlar günahkârlardır.

3) Azmedenler, iyice niyetlenenler: Bunların durumu münakaşalıdır.

İbnu Hacer’in bu açıklamasının ışığında, “uyuyandan” maksadın fitneden hiç haberi olmayacak  kadar kendi işine gücüne  dalmış, çolukçocuğunun rızkı ve terbiyesi ile meşgul kimse olduğunu söyleyebiliriz.

Nevevî de bu hadiste, “fitnenin zararının  büyüklüğüne dikkat çekildiğini, fitneden son derece çekinip kaçmaya, fitneye götürecek herhangi bir şeye teşebbüsten imtina etmeye teşvik edildiğini, zira fitnenin zararı ve şiddeti onunla olan alaka nisbetinde arttığını” belirtir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), diğer birkısım hadislerinde de,  dahilî birliğin kaybolduğu, ortaya çeşitli hiziplerin çıktığı hallerde -ki hadiste Müslümanların cemaat ve imamı yoksa diye ifade edilir- bu fırkaların hepsinin terkedilmesi emredilir.

Fitnecinin yalnız bırakılmasının fiilen gerçekleşmesi için, Hz. Peygamber’in bunu tamamlayıcı başka tavsiyelerine de rastlarız. Şimdi onları görelim:

3. UZLET:

Bu, kısaca inziva diye de ifade edilebilir. Uzlet veya inzivanın tahakkukunda Resûlullah’ın farklı  tavsiyelerini görmekteyiz: Eve çekilmek, dağa çekilmek, terk-i diyar etmek gibi. Kişi, kendi şartlarına hangisi muvafıksa onu tercih edecek ve uzleti ihtiyar edecek. Şimdi bunları açıklayalım:

* EVE ÇEKİLMEK: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), gelecek fitneyi haber verip, insanları dehşete düşüren vasıflarıyla tavsif ettiği zaman dinleyicilerden vaki olan: “Ey ALLAH’ın Resûlü! Biz o zaman ne yapalım.?” sualine, Hz. Peygamber’in verdiği cevaplardan bir kısmı “evlerinize çekilin” mealindedir.

Ebu Musa’dan gelen bir rivayet aynen şöyle: “Önümüzde karanlık gece parçaları gibi fitneler var. O fitneler geldiği zaman kişi, mü’min olarak sabaha erer de akşam oluncaya kadar kafir olur. Orada oturan ayakta durandan; ayakta duran yürüyenden; yürüyen de koşandan hayırlıdır…” Dinleyenler:”Bize ne emredersiniz?” dediler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Evinizin demirbaşları olun” cevabını verdi.”

Aynı tavsiye İbnu Mes’ud’dan gelen bir rivayette: “Elinizi ve dilinizi tutun, evin demirbaşlarından biri olun.” şeklinde az bir farkla tekrar edilir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in fitne çıktığı zaman dökülecek kanların çokluğuyla alakalı -daha önce Ebu Zerr’den kaydettiğimiz- tasviri sırasında Ebu Zerr’e yapılan  tavsiye daha vazıhtır: “…Evinde otur, kapıyı  üzerine kilitle…”

Keza, bir başka hadiste, fitne tasvir edilirken, emniyetin, insanlara güven ve itimadın kaybolması, iyi, kötü fark edilemeyecek derecede insanların her an değişeceği belirtildiği sırada, ne yapılması gerektiği sorulunca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Evine kapan, diline sahip ol, iyi bildiğin şeyi yap, kötü bildiğin şeyi de terket, kendi yakınlarınla meşgul ol, ammenin işini terket.” der.

Şarihler eve kapanma emrini, zaruri olmayan işler dışında, halkla irtibatı kesmek şeklinde anlarlar. Zaruri temaslardan vazgeçilmemesi gerektiğini de belirtirler.

Yukarıdaki rivayette de görüldüğü üzere, mücerred bir eve çekilme yeterli değildir. Bir başka rivayette: “(Göze batıcı, dikkat çekici davranışlardan kaçınarak) kendinizden az bahsettirin” denmektedir.

* DAĞA ÇEKİLMEK: Fitneye karışmamak, dışında kalabilmek için hadislerde ifade edilen bir tedbir de dağa çekilmektir. Fitneye karışmamaya teşvik hususunda beyan edilen: “…Fitne sırasında yatan oturandan; oturan ayakta durandan… daha hayırlıdır…” hadisinin Ebu Bekre tarafından rivayet edilen veçhinde, bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sorar: “Ey ALLAH’ın Resulü, bu durumda ne yapmamızı emredersin?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in ona verdiği cevap şudur: “Kimin dağda develeri varsa onların peşine düşsün, kimin de davarı varsa, davarlarının yanına gitsin. Kimin de (ekim) arazisi varsa o da çiftinin başına çekilsin….”

Buharî ve Müslim tarafından kaydedilen bir rivayette “dağa çekilme” keyfiyeti te’yid edilir: “Müslüman kimseye, en hayırlı malın davar olacağı zaman yakındır. fitnelerden kaçarak, dinini kurtarmak için dağların yağmur düşen otlak yerlerini takip etmek üzere peşine takıldığı davar onun en hayırlı malıdır.”

Müslim’de Ebu Bekre’den gelen rivayette daha vazıh olarak: “…Haberiniz olsun, fitne iner veya vukua gelecek olursa, devesi olan, devesine; davarı olan davarına; arazisi olan arazisine  iltihak etsin…” denir.

Fitne sırasında inzivayı teşvik eden hadislerden biri de taarrüb ile alakalı rivayettir. Göçebe Araplara katılarak onlar arasında ikamet mânasına gelen taarrüb daha ziyade, hicret ederek Medine’ye yerleştikten sonra, geldiği kabileye geri dönerek tekrar göçebeleşmek durumuna düşenler için kullanılan bir tabirdir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), göçebe hayattan sonra şehirlileşen bu kimselerin tekrar eski hayata dönmelerini kesinlikle yasaklamış, ancak fitne anında müsaade etmiştir: “Hicret ettikten sonra tekrar bedeviyete (eski göçebe hayata) dönen kimseye ALLAH lanet etsin, fitne zamanında dönenler bundan hariçtir. Zîra göçebelik (bedeviyet), fitne bulunan yerde ikametten hayırlıdır.” Hz. Peygamber’den bu maksadla izin alanlar meyanında Seleme tu’bnu’l-Ekva’ın ismi geçer.

Bu bahsi kaparken şu noktayı belirtmede fayda var: İmam Azam tarafından da fitne sırasında karışmayıp eve çekilme gereği hususunda te’yid edilen hükme Bedayi’de Kâsânî tarafından şu ihtirazi kayıt konmaktadır: “Bu hüküm,  hususi bir vakitle alakalıdır. Bu da, fitnecilerle  savaşa çağıran imamın bulunmadığı   vakittir. Böyle bir imam  varsa ve (cihada) çağırıyorsa icabet etmek farzdır.”

* TERK-İ DİYAR ETMEK: Bir kısım hadisler, fitne çıktığı vakit eve, dağa, tarlaya çekilmekten daha öte, terk-i diyar etmeyi tavsiye etmektedir. Bu tavsiyeye uyarak Şam’a göç eden Ebu’d-Derda ile alakalı rivayet şöyle: “Yezid İbnu Ebî Hubeyb anlatıyor: “İki kişi Ebu’d-Derda’ya gelerek bir parça tarla için birbirlerini şikayet ettiler. Ebu’d-Derda onlara: “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in: “Sen bir yerde bulunduğun sırada bir parça tarla için iki kişinin husumet ettiklerini işitecek olursan orayı terket.” dediğini işittim.” der ve Ebu’d-Derda Şam’a gider.”

Terk-i diyar umumi bir emir olarak anlaşılmasa bile, fitne sırasında buna tevessül etmenin istihbab edileceği bu rivayetten anlaşılmaktadır. Nitekim, yukarıda kısaca temas ettiğimiz Selemetu’bnu’l-Ekva (radıyALLAHu anh) da Ebu’d-Derda gibi fitneye bulaşmak korkusuyla terk-i diyar edenlerden biridir. “Hicretten irtidat mı ettin?” şeklinde maruz kaldığı ağır ithamlara rağmen, Mekke ile Medine arasında yer alan Rebeze’ye göç eder.

Hadisi şerh eden Aynî fitne korkusuyla seleften birçoğunun terk-i  diyar ettiklerini belirtir. (1. cilt, s. 163)

00505-fitne-hadisi

İNZİVA VE UZLETİN FAZİLETİ:

Yukarıda kaydettiğimiz hadisler  bize fitne sırasında uzlet ve inzivanın tavsiye  edildiğini ifade eder. Esasen fitne olmayan normal zamanlarda alimlerin ekseriyeti tarafından cemiyete karışmak (muhalata), inzivaya çekilmeye tercih edilmiş, üstün tutulmuş ise de, bu üstünlük mutlak değildir. Birkısım şartların ortaya çıkması halinde  inziva tercih edilmelidir. Bu mühim mevzunun aydınlanması için fitne sırasında hayvanlarını alarak dağa çekilmeyi veya arazinin başına geçerek ekimle meşgul olmayı tavsiye eden hadisi açıklama zımnında İbnu Hacer’in sunduğu veciz açıklamayı burada kaydetmeyi gerekli bulduk. Der ki: “Selef alimleri, uzlet hususunda ihtilaf  etmişlerdir. Cumhur (ekseriyet) şunu söylemiştir: “İhtilat (cemiyete karışma) uzletten evladır. Zîra İslamî şeâirin devamı için  lüzumlu olan dinî bilgiler  bu sayede öğrenilir. Cemiyete karışmada Müslümanların sayıca artması da mevzubahistir. Onlara, maddî ve manevî yardımda bulunmak, hastalarını ziyaret etmek gibi çeşitli hayırlar bu sayede ulaştırılır.”

Bazı alimler şunu söylemişlerdir: “Uzlet, üzerine düşeni bilmek şartıyla, ihtilattan evladır. Zîra  uzlette selamat tahakkuk eder, gerçekleşir.” Nevevî der ki: “Muhtar olan (yani  farklı görüşlerden tercih edileni), günaha düşmeyeceği hususunda zann-ı galib olan kimse için cemiyete karışmak daha iyidir.”

Bazıları da şu görüştedir: “Burada verilecek hüküm  şahıstan şahısa değişir. Bazıları için bunlardan biri şarttır.  Bazıları için de tercih vesilesidir. Bu iki husus açıktır. Ancak, inziva ile ihtilat eşit olurlarsa birini diğerine tercih  hususunda verilecek hüküm zamanın ve ahvalin değişen şartına bağlıdır.”

Kendisine muhâlata (yani cemiyete karışma) gereken kimseler meyanında kötülüğü bertaraf etme gücüne sahip olan kimse vardır. Böyle birisine cemiyete karışmak farzdır. Bu farz, ahval ve imkânlara tabi olarak, farz-ı kifâye nev’indendir.

Kendisine muhâlata şâyan-ı tercih olan kimseler meyânında, iyiliği emir, kötülükten men ettiği (emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerde bulunduğu) takdirde kendisi fitneye maruz kalmayacağı hususunda zann-ı galibi hasıl olan kimse vardır.

İnzivaya çekilme ile cemiyete karışma şıklarından her ikisi de kendisine eşit olanlara misal olarak şöyle bir adam gösterilebilir: Kişi fitneye düşmeyeceği hususunda kendinden emindir. Ancak, kesinlikle bilmektedir ki, sözü tutulmayacak,kendisine itaat edilmeyecektir. Bu duruma, umumî bir fitnenin mevcut olmadığı hallerde rastlanır. Fitne çıkacak olursa, uzleti tercih etmek gerekir. Zira bu durumda umumiyetle zarara düşülmektedir.

Fitneye girenlere (İlâhî) belalar gelir ve fitneye katılmayanlara da sirayet eder. Bu hususu şu ayet haber vermektedir: “Öyle bir fitneden kaçının ki geldiği zaman sizden sadece zalim olanları çarpmaz…”

Sunduğumuz açıklamayı Ebu Saîd’in rivayet ettiği şu hadis de te’yid eder: “İnsanların en hayırlısı o kimsedir ki, nefsiyle ve malıyla cihad eder, keza o kimsedir ki dağ başlarında Rabbına ibadet eder ve böylece insanlara kötülük yapmaktan uzak olur.”

Cemiyete karışıp karışmama, yani inziva ve ihtilat hususlarında Hattâbî’nin bir izahı da klasik alimlerimizin görüşlerini anlamada bizim için faydalı olacağı kanaatindeyiz. Der ki: “İnziva ve ihtilat, kendileriyle alâkalı şeylere tabidir. Onlar değiştikçe bunlardan birini tercih durumu değişir. İhtilâta ve cemiyete karışmaya teşvik sadedinde gelen deliller, imamlara itaatla ve bir kısım dinî meselelerle alâkalıdır. İnzivaya teşvik sadedinde gelen deliller de, bunlar dışında kalan meselelerle alâkalıdır. Mesela bedenen insanlara karışmayı veya onları terketmeyi ele alalım. Tek başına geçimi te’min ve dinini muhafaza edebileceğine kâni olan bir kimse için, bir şartla, insanlara karışmaktansa uzak dursa daha iyi olur. O şart da (namaz için) cemaate devam, selam vermeye ve almaya devam, hasta ziyareti, cenaze teşyii gibi Müslümanların hukukunu edaya devamdır.

Matlub olan, lüzumsuz sohbetleri terketmektir. Zîra sohbetin fazlası, zihnimizi meşgul ve vaktimizi zâyi ederek mühim işlerimizi ihmal ettirir. En iyisi ihtilat ve insanlarla görüşme işini, kendisinden tamamen vazgeçilmeyen, sabah ve akşam yemekleri menzilesinde tutup, zarûrî olanıyla iktifa etmektir. Böyle yapmak beden için ve kalp için de çok daha rahatlatıcı, çok daha uygundur.”

Buhârî şarihlerinden Aynî de hadislerden, fitne sırasında, inziva ve uzleti ihtiyar etmenin lüzumunu anlamıştır. İbnu Hacer’den sunduğumuz açıklamanın yapılmasına sebep olan aynı hadisin şerhi sadedinde Aynî de şu kıymetli açıklamayı yapar: “Bu hadiste, fitne zamanında uzletin fazileti ifade edilmektedir. Ancak fitneyi izale edecek güçte olan kimse bu hükme tâbi değildir. Zîra bu durumda olan kimseye, fitneyi izâle etmek için, üzerine yürümesi farzdır. Bu farz, ahvâl ve imkâna tâbi olarak ya farz-ı ayn ya da farz-ı kifâye sûretlerinden biriyledir.”

Fitne bulunmayan zamanlarda uzlet ve ihtilattan hangisinin efdal olduğu hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Nevevî’nin sunduğu izaha göre: “İmam Şâfiî ve âlimlerin ekserisi ihtilatın efdal olduğu görüşündedirler. Zîra derler, ihtilatta bir kısım faydalı ameller îfa  edilir, çeşitli İslâmî tezahürlere (şeâir-i İslâmiyye) katılır, Müslümanların sayısını artırır, hasta ziyareti, cenaze teşyii, selam vermek, emr-i bi’lma’rûf ve nehy-i ani’lmünkerde bulunmak, iyi ve hayırlı işlerde yardımlaşmak, muhtaçlara yardım, cemaatlere katılmak gibi herkesin muktedir olabileceği amellerle onlara birkısım hayır ve menfaat ulaştırır.”

Bilhassa, âlimler ve zühd sahipleri hakkında, ihtilatın fazileti te’kidli olarak beyan edilmiştir.

Birkısım âlimler de, uzlette kesinlikle selâmet bulunduğu için, onun daha efdal olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak bu, kendisine terettüp eden ibadet vazifelerini ve mükellef olduğu şeyleri bilmek şartına bağlıdır.

Muhtar olan (tercih edilen) görüş şudur: “Günaha düşmeyeceği hususunda zann-ı galib hasıl olan kimse için cemiyete karışmak (ihtilaf) efdaldir.”

Kirmânî ise şunu söyler: “Asrımızda muhtar olan inzivadır. Zîra uğranacak meclisler (mehâfil) arasında günahlardan hâlî ve uzak olanlar nadirdir.” Aynî ilave eder: “Ben Kirmânî’nin sözüne iştirak ederim. Zîra bu devirde insanlara karışmak birtakım şeylerden başka bir şey celbetmez.”

Daha uzlaştırıcı bir neticeye varan Kastalânî ise: “Kişinin kemâli hem uzlet ve hem de sohbet (karışma) ile gerçekleşir. Sohbetle dinini salim kılamayan fakihe uzlet, hakkını veren kimseye de sohbet gereklidir” der.

4. ÖLDÜRMEKTENSE ÖLMEYİ TERCİH ETMEK:

Dahilde fitne çıktığı zaman dağa çekilmek, eve kapanmak -ve az sonra temas edileceği üzere- silah edinmemek gibi emirler, aslında bozulmuş olan içtimâî durumun daha da kötüye gitmesini önlemek içindir. Fitne ateşinin yandığı yerde sönmesi, onun üzerine gitmemeye bağlıdır. Söndürmeye gücü yetmeyenlerin, hususi eşhasın buna katılmaları, karışmaları, bulaşmaları onu daha da artıracaktır. İslam’ın bu konudaki görüşünün özü budur.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitneye bulaşmamanın ehemmiyetini vurgulayabilmek, tebarüz ettirebilmek, ami, cahil herkese duyurabilmek için “Fitne sırasında, seni öldürmeye gelseler bile karşılık verme, öldürmektense ölümü tercih et” mealindeki beyanlarda, emirlerde bulunmuştur.

Daha önce zikri geçen ve eve çekilmeyi emretmekle alâkalı rivayetlerin devamında umumiyetle şu sual sorulmaktadır: “Fitneciler eve de gelirse ne yapalım?” Bu sual Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in fitnede  takınılacak tavırla alakalı emir ve tavsiyelerinin  mantıkî silsilesi içerisinde mukadder, kaçınılmaz bir sualdır. Suale verilen cevap, fitneye karışmamak için yapılması gereken gayret ve gösterilmesi gereken fedâkârlıkların neler olabileceğini ifade eder, hiçbir hal ve şartta fitneye bulaşmanın meşru olmayacağını, dinin buna cevaz vermeyeceğini gösterir.

Sual mükerrer olarak sorulmuştur. Hz.  Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de her seferinde aynı cevabı vermiştir.

Cevap kısaca şu mealdedir: “Fitnede öldürülmeye razı ol, fakat öldürme.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), tebliğ ettiği her mühim meselede olduğu gibi bunu da  tebliğ ederken, şartlara, muhatablara göre değişik üsluplara yer vermiştir. Kısmen daha önce söylediklerimizi tekrar mahiyetinde olmakla beraber, onlardan daha şümullu, daha cami olan bir rivayeti tam olarak görelim. Rivayeti yapan Abdullah İbnu Mes’ud’dur. Der ki: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim: “İleride fitne çıkacak, o zaman uyuyan yatandan hayırlıdır; yatan oturandan hayırlıdır; oturan ayakta durandan hayırlıdır; ayakta duran yürüyenden hayırlıdır; yürüyen koşturandan (atlı) hayırlıdır. Fitnede savaşanların hepsi ateştedir.” Ben: “Ey ALLAH’ın Resulü, bu söylediğin fitne ne zaman olacak?” dedim. “Bu, dedi, eyyamu’lherçtir (dahilî kıtal zamanıdır).” Ben takrar: “Eyyamü’lherç ne zaman olur?” diye sordum. Dedi ki: “Kişi arkadaşına itimat etmediği zaman.” O güne erişecek olsam bana ne emredersin?” dedim. “Nefsini, elini geri tut ve mahallene gir” dedi.  Tekrar sordum: “Ey ALLAH’ın Resulü, eğer mahalleme de girerse ne yapayım?” “Evine gir” dedi. Ben tekrar : “Ya evime de girerse?” dedim. “O takdirde mescidine gir ve şöyle yap” -dedi ve sağ eliyle bileğinden tutarak- ilave etti: “Bu halde ölünceye kadar, “Rabbim ALLAH’tır” de.”

Burada sırayla mahalleye, eve ve en sonunda evin daha kuytu  bir köşesi olan mescid odasına sığınmanın tavsiye edilmiş olması, fitneden en son imkana kadar kaçılması gerektiğini ifade eder. Sığınılan son melceye kadar takip edildiği takdirde ise, elini tutmak, müdahale etmemek tavsiye edilir.

Başka rivayetler, o andan yani  sığınılması mümkün  son kuytu yere de düşman geldiği andan itibaren, yapılması gerekecek davranışı daha açık olarak ifade etmektedir. Sa’d İbnu Ebi Vakkas’dan gelen rivayette Sa’d: “..Ey ALLAH’ın Resulü, düşman evime kadar girip beni öldürmek için elini kaldıracak olursa ne yapayım?” diye sorar. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Hz. Âdem’in oğlu (Habil) gibi ol” der ve Hz. Âdem aleyhisselam’ın oğulları Kabil ile Habil arasında geçen hadiseyi hülasa eden  -ve Habil’in söylediği sözleri nakleden- şu ayeti okur:

    “Andolsun ki, beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim. Çünkü ben, kainatın Rabbi olan ALLAH’tan korkarım. Şüphesiz dilerim ki, sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin de o ateş yârânından olasın. İşte zalimlerin cezası budur.” (Maide, 5/28-29).

Bir başka rivayette bu duruma düşecek olan bir kimseye Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), daha açık bir ifade ile şu emri verir:

     “Elini tutsun, ALLAH’ın öldürülen kulu (Abdullahi’l-Maktul) olsun, ALLAH’ın öldüren kulu (Abdullahi’l-Katil) olmasın. Zîra kişi, İslam cemaatinde bulunur da kardeşinin malını yer, kanını döker, Rabbine isyan eder ve böylece cehennem kendisine vacip olur.”

İbnu Ömer’den gelen bir rivayette ise Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şunları söyler: “Sizden birine, bir adam -yani ehl-i kıbleden biri- öldürmek kastıyla geldiği zaman (iki elinden birini diğeri üzerine koyarak) (Kur’an’da Habil’in Kabil’e söylediği sözü) söyleyip Hz. Âdem’in iki oğlundan en hayırlısı olmaktan aciz mi? Zira bu taktirde o, cennetliktir. Böyle yapmaz da geleni öldürecek olursa cehennemliktir.”

Fitnede kıtalden men etmek maksadıyla bir başka sahabiye Resûlullah şu mealde vasiyette bulunmuştur:

    “İnsanların iki ayrı emîre (lidere) biat ettiklerini gördüğün zaman, benimle birlikte  katıldığın cihadlarda kullanmış olduğun kılıcını al, kırılıncaya kadar Uhud dağına vur. Sonra evinde otur. Günahkar bir el veya ölüm sana gelinceye kadar (evinden çıkma).”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Ebu  Zerr’e yaptığı bir  tavsiyede, buraya kadar söylenenlerin ötesinde bir tedbirin emredildiği görülmektedir. “Fitne zamanında eve giren düşmana karşı yüzünü örtmek.”

Rivayetin bizi alâkadar eden kısmı aynen şöyle: “… Dedim ki: “Ey ALLAH’ın Resulü, ya evime de girecek olurlarsa?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi: “Eğer kılıcın parıltısının sana galebe çalmasından (yani eve giren düşmana mukabele etmekten) korkarsan, giyindiğin ridanın bir kenarı ile yüzünü ört, (seni öldürse de karşılık verme). Böylece hem kendi günahıyla ve hem de senin günahınla geri dönsün ve ateş ashabından (cehennemlik) olsun.”

Aynı rivayette, evine gelen düşmana karşı silahına davranma hususunda soran Ebu Zerr’e şu cevabın verildiğini görmekteyiz: “O taktirde, sana gelen kimsenin içinde bulunduğu şeyde (yani fitnede) ona ortak olursun.” Nitekim Ebu Bekre’nin: “Benim üzerime düşmanlar girecek olsalar, kendimi müdafaa için elimi silahıma uzatmam” dediği rivayet edilmiştir.

Eyyûbu’s-Sahtiyani’nin de ifade ettiği üzere, Hz. Osman kendini öldürmek için gelen katillerine mukabele etmemiştir. O, yukarıda kaydettiğimiz, Hz. Âdem’in oğlu Habil’in, kendini öldürmek isteyen kardeşine, “Andolsun ki,  beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim”  dediğini haber veren ayetle, bu ümmetten amel edenin ilki olduğu belirtilir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın, fitne esnasında öldürmektense, ölmeyi tercih edecek kadar fitneden uzak durma hususundaki tavsiyelerine harfi harfine uymayı kendilerine şiar edinerek, Hz. Osman (radıyALLAHu anh)’ın şehadetiyle teselsül eden fitnelerde Hz. Ali’nin haklı olduğunu,  muhaliflerinin haksız olduğunu kabul etmesine rağmen, Hz. Ali safında yer  almaktan kaçınan Sa’d İbnu Ebi Vakkas, Abdullah İbnu Ömer, Muhammed İbnu Mesleme,  Ebu Bekre ve diğerleri (radıyALLAHu anhüm ecmain) şu kanaati izhar etmişlerdir: “Fitneden uzak durmak şarttır.  Öyle ki, biri gelip kendisini öldürmek istese, ona karşı müdafa-i nefis de yapılmaz” (İbnu Hacer, Fethu’l-Bari 16, 142).

* FİTNEDE MUDAFA-İ NEFİS:

Fitne zamanında kişi, evine kadar gelen düşmana bile mukabele etmekten men edilince, karşımıza mütenakız bir durum çıkmaktadır. Zîra, İslam’da  tecavüz haram olmakla beraber, müdafa-i nefis helal addedilmiş ve hatta buna  teşvik edilmiştir. O kadar ki, malını, canını, namusunu müdafaa sırasında öldürülen kimsenin manen şehid olacağı belirtilmiştir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur:

    “Kim malı(nı koruma) için dövüşürken öldürülürse (manevî) şehittir. Kim kanı(nı, canını malını korumak) için dövüşür ve öldürülürse (manevî) şehittir. Kim ehli(nin korunması) için dövüşürken öldürülürse (manevî) şehittir. Kim din için dövüşürken öldürülürse o da şehittir.”

Bir seferinde, bir adam gelerek malına tecavüz eden kimseye nasıl davranacağı hususunda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e sorar. Aralarında geçen konuşma mal ve can müdafaasının meşruiyetini görmekte burada kayda değer:

    “Ey ALLAH’ın Resulü, bir adam gelerek malıma saldırsa ne yapmamı tavsiye edersin?”

    “Ona ALLAH’ı hatırlat.” Müteakip hadiste: “ALLAH’ı üç kere hatırlat.” denir.

    “ALLAH’tan korkmazsa?”

    “Etrafındaki Müslümanlardan ona karşı yardım iste.”

    “Yanımda Müslümanlardan kimse yoksa?”

    “Ona karşı sultandan yardım iste.”

    “Sultan beden uzaksa?”

    “Ahiret şehitlerinden biri oluncaya veya malını koruyuncaya kadar onunla dövüş.”

Rivayetin bir başka veçhinde: “…Dövüş. Öldürülsen cennetliksin, öldürürsen öbürü  cehennemliktir” denir. Kur’an-ı Kerim’de  de -haddi aşmamak kaydıyla- yapılacak kötülüğe denk bir kötülük yapmaya cevaz verilmiştir: “Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülük (bir misilleme)dir. Fakat kim affeder, barışı sağlarsa mükafaatı ALLAH’a aittir. Kim kendisine yapılan zulmün ardından herhalde  hakkını alırsa, artık bunlar aleyhinde (me’suliyete) bir yol yoktur” (Şura 40, 41, 42). Ayet ve hadislerde gelen bu müdafa-i nefis hakkı ile, daha önce zikrettiğimiz  yasak alimler arasında medar-ı münakaşa olmuştur. İmam Nevevî, bu münakaşaları şöyle hülasa eder:

“Bu ve benzeri hadisler fitne  zamanında hiçbir hal ve şartta kıtali caiz  görmeyenlerin hücceti olmaktadır. Alimler fitne sırasında yapılacak kıtal üzerine  farklı görüşler ileri sürdüler. Onlardan bir grub: “Müslümanlar fitneye düştüğü zaman, düşman evin içine girmiş ve öldürmeye teşebbüs etmiş bile olsa onunla kıtal edilmez; ona karşı müdafayı nefiste bulunmak caiz değildir. Zîra eve gelen düşman (kafir değil) mütevvildir (ayetleri inkar etmiyor, tevil ederek herkesçe benimsenmeyen bir mânayı benimsiyor.) Bu görüş, Ashabtan Ebu Bekre ve diğer bazılarının (radıyALLAHu anhüm) görüşüdür.

İbnu Ömer, İmran İbnu’l-Husayn ve diğer bazılarının (radıyALLAHu anhüm) görüşüne göre, “fitneye karışılmaz, ancak, ölüm tehlikesi karşısında nefis müdafaası yapılır.”

Bu iki görüş, Müslümanlar arasında çıkan fitnelerin hiçbirine girmemek hususunda  müttefiktir. Sahabe ve  Tabiinin büyük çoğunluğu ve İslam âlimlerinin tamamı, “fitnede haklı tarafa yardım etmek ve onlarla birlik olarak asilere karşı mükatele etmek gerekir” demişlerdir. Nitekim ayet-i kerimede de: “Eğer mü’minlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse  aralarını (bulup) barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa, siz, o tecavüz edenle, ALLAH’ın emrine  dönünceye kadar savaşın…” denir.

Bu mevzuda sahih olan budur.

Hadisler ise, kendisine haklı tarafın karşı çıktığı kimseyle veya her ikisi de zalim olan iki grupla alâkalıdır, şeklinde izah ve tevil edilir. Bunlardan sadece biriyle tevil edilemez. Eğer birincilerin dediği gibi hareket edilecek olursa fesad ortalığı kaplar, baği ve sapık olanların hakimiyeti devam eder gider. Doğruyu ALLAH bilir.”

Fahreddin-i Razi de, müdafa-i nefsin meşruiyyetini te’yid etmekle beraber, bunun mütecaviz tarafa mümkün olan asgari bir zarar vermek suretiyle yapılması hususunda ehl-i ilmin ittifak ettiğini kaydeder.

Aliyyu’l-Kârî, Ebu Zerr’den gelen: “…Eğer kılıcın parıltısının sana galebe çalmasından (yani eve seni öldürmek için giren düşmana mukabele etmekten) korkarsan, giyindiğin ridanın bir kenarı ile yüzünü ört..” mealindeki hadisin şerhini yaparken, Tîbî’den şöyle bir görüş kaydeder: “…Doğrusu şudur: Eğer eve gelen düşman Müslüman ise ve kendisine bir fesad da terettüp etmeyecek ise, onu defetmesi caizdir. Eğer düşman kafir ise, mümkün mertebe def’i vacibtir.”

Fitne sırasında mütecavize -eve kadar gelmiş bile olsa- mukabele edilmemesi görüşünde olanların delil olarak gösterdikleri ayet-i kerime de ayrıca üzerinde durulması gereken bir ayettir. Mevzubahs olan ayette Hz. Âdem (aleyhissalâtu vesselâm)’in oğlu Habil, kardeşi Kabil’e şunu söyler:

     “Kasem  ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben, seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Ben alemlerin Rabbi olan ALLAH’tan korkarım. Ben isterim ki sen, benim günahımı da kendi günahını da yüklenip  varasın da, o ateşe layıklardan olasın…” (Maide, 5/28).

Bu ayetle alâkalı olarak, müfessir Hamdi Yazır, şu açıklamayı yapar: “Burada iki sual vardır:

* Birincisi: “Bir başka ayette mealen: “Hiç kimse başkasının günahından sorumlu değildir” (Fatır 18) dendiği halde, katil maktulün günahını nasıl yüklenir? Bu nokta birkaç veçh ile izah edilmiştir. Bir hadis-i şerifte: “Birbirine  küfreden iki kişinin bütün söyledikleri, mazlum,  haddi aşmadıkça ilk başlayana aittir” denmektedir. Yani ilk başlayan hem aynen kendisinin günahını, hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının  bir mislini yüklenir. Fakat mazlum tecavüz edip daha ileri gitmedikçe.”

Ayrıca ayette geçen: “Benim günahımı da..”, sözü “şayet sana karşı mukabeleten el uzatırsam gireceğim günahın bir misli” demektir.

Binaenaleyh biri tecavüz eder, diğeri de mukabele eyler de ikisi de maktul düşecek olursa, ilk başlayan iki cinayet, öbürü de bir cinayet yapmış olur.

Beriki mukabele etmeyecek olursa bu, bir cinayetten de kurtulur. Fakat katil yine iki cinayet yapmış ve iki günah yüklenmiş bulunur ki, birisi mazlumu katletmek, diğeri kendini ukubete müstehak kılıp ateşe atmak cinayetidir.

Bundan başka, “benim günahımı…” sözü, “beni öldürmek günahını…” mânasına geldiği gibi, “kendi günahını..” sözü de “bundan evvelki günahın (Kabil’le ilgili olarak) ezcümle kurbanının  kabul edilmemesine sebep olan günahın” demek de olabilir. Nitekim bu ikinci mânayı İbnu Abbas, İbnu Mes’ud, Hasan-ı Basrî gibi selefin büyükleri ayetten anlamışlardır.

Eyyubu’s-Sahtiyanî, bu ayetle ilk amel eden Müslüman kimsenin Hz. Osman olduğunu, kendini basanlara mukabele etmektense onlar tarafından öldürülmeyi tercih ettiğini söyler.

Burada hemen kaydedelim ki, birbirini takip eden fenalıkların çıkmasına sebep olan fitneci kimseye sadece ilk yaptığının günahı değil, arkadan teselsül edecek fenalıkların da günahından bir misli gelecektir. Nitekim, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kıyamete kadar işlenecek cinayetlerin günahından bir mislinin Hz. Âdem (aleyhissalâtu vesselâm)’in oğlu Kabil’e geleceğini, çünkü yeryüzünde bu menfur işi onun başlattığını ifade eder.

İbnu Hacer’in bir kaydını nazar-ı dikkate alacak olursak, “fitneye karışmak mı, karışmamak mı, fitne sırasında müdafa-i nefis caiz mi, değil mi?”  gibi ihtilaf ve münakaşaların, aslında bir ıstılah karışıklığından ileri geldiği söylenebilir. Zîra, onun kaydettiği üzere, alimlerin bir kısmına göre, “fitne” tabiriyle sadece dünyevî maksatlarla çıkartılan kargaşaları anlamak gerekir. Bağy tabir edilen ve meşru devlete, haksız bir teville karşı gelen isyancıların eylemi, karışmaktan men edilen fitne değildir,  bertaraf edilinceye kadar bunlarla savaş gerekir.

Bu duruma göre, Nevevî’nin az önce sunduğumuz açıklamalarında rastlanan -ve belli bir ölçüde, tenakuz olarak değerlendirilmesi mümkün olan- müphemlik böylece ortadan kalkmış oluyor. Haklı tarafa yardım veya ayet-i kerimede ifade edilen “birbiriyle dövüşen iki mü’min zümreden mütecaviz olanla, ALLAH’ın emrine dönünceye kadar savaş” emri de, meşru devlete karşı bir te’vile dayanarak, haksız olarak isyan edenlere karşı devletin yanında yapılacak savaşı ifade eder. Değilse, devlete karşı isyan eden muhtelif fırkalardan birini desteklemek mânasına gelmez.

5. DİLİNİ TUTMAK:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bir kısım hadislerine göre, fitne yoksa çıkaran, çıkmış ise büyütüp geliştiren ve fertleri fitnenin getireceği şerlerin içine atan en mühim amillerden biri de “dil”dir. Fitneye karşı mü’minleri uyarmak maksadıyla varid olan  bir kısım hadislerde dilin rolüne dikkat çekilerek, dilin kılıç gibi, hatta kılıçtan da beter olduğu ifade edilmiştir.

Ebu Davud’da  gelen Ebu Hüreyre  rivayetinde: “Sağır, dilsiz ve kör fitne gelecek. Fitneye azıcık meyledenin üzerine o, süratle gelir (kendine çeker). Fitnede dilini oynatmak aynen kılıç oynatmak gibidir.” denir. Abdullah İbnu Amr’ın rivayetinde ise, dilin kılıçtan  daha beter tesir icra  edeceği ifade edilir: “Haberiniz olsun ki, ilerde Arapları darmadağın edecek fitne çıkacak. O yüzden ölenlerin hepsi ateştedir. O zaman  dil(i kullanmak) kılıç kullanmaktan beterdir.”

Yine Abdullah İbn-i Amr’dan gelen bir rivayette, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in gelecek fitne ile alâkalı tasvir ve ihbarları üzerine, “O çıktığı zaman ne yapalım?” diye soranlara: “Evine çekil, diline sahip ol, maruf ile  amel et, münkeri terket, kendi çolukçocuğunla ilgilen, başkasıyla meşgul olma.”  şeklinde cevap verdiğini görmekteyiz.

Hadiste yasaklanmış bulunan “fitnede dil oynatmak” tan maksad nedir?

Aliyu’l-Kârî’nin Mirkat’ta naklettiği açıklamalara göre,  halkın  dedikodusunu yapmak, fitneye karışanların lehinde veya aleyhinde konuşmak, bir tarafı kötülerken bir tarafı övmek suretiyle iki gruptan birini ta’n etmek, hep bu yasağa girmektedir. Hatta zalim idarecilere haber götürüp (ispiyonculuk yapmak) da bu yasağın  tahtındadır. Zîra bu davranış idarecinin öfkesini  kabartarak öldürme, hapis, sürgün vesair pek ciddi öyle fenalıklara sebep olur ki, kılıç kullanmak bu kadarını yapamaz.

Münâvî, “dilini  tutmak” emrinden, “konuşmazdan önce iyice düşünerek sadece lehine olacak hususlarda konuşup, kendini ilgilendirmeyen hususlarda hiç konuşmamayı” anlar.

Yukarıda kaydettiklerimizden öyle anlaşılıyor ki,  Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Hz. Muaz’a bir vesileyle söylemiş bulunduğu:

    “Ey ALLAH hayrını veresice Muaz, insanları yüzüstü ateşe atan şeyin, dilleriyle haset etiklerinden başkası olduğunu mu zannediyorsun?”

 sözü fitne hakkında da aynen doğrudur: İnsanı fitneye atacak veya fitneden koruyacak en mühim amillerden biri dildir.

6. KALBEN KERAHET

Fitnenin maddî ve manevî şerrinden kurtuluşun mühim şartlarından biri, kalben fitneye buğzetmektir. Aslında münker olarak ifade edilen her çeşit şer ve kötülüğün izalesi için eliyle, diliyle müdahale bir vecibe kılınmış ise de, gerek şerrin büyüklüğü, gerek şahsın aczi gözönüne alınarak “gücü yetiyorsa”, “fitneyi artırmayacaksa” gibi kayıtlar konmuştur. Güçsüzlüğü sebebiyle şer ve fitneye eli ve diliyle müdahele edemeyecek durumda olan kimselerden, ortadaki kötülüğe karşı, en azından kalben  kerahet istenmiştir. Buna da gücü yetmeyen kimse düşünülemez. Dinimizin yasakladığı şeyleri , devrin icabı, modanın icabı, bulunduğumuz cemiyetin icabı diyerek meşru görmek mümkün değildir. Kişi birkısım münkerleri işlemek durumunda olsa bile, onun kötülüğünü kabul etmek, kalben nefret etmek zorundadır.

Hadiste kesin bir dille şöyle denir: “Yeryüzünde  bir hata işlendiği vakit, bunu görüp de ikrah eden sanki orada bulunmayan birisi gibidir. Orada bulunmadığı halde, işlenen fenalığı hoş görüp razı olan kimse de sanki fenalığa şahit olmuş gibidir.” Evet hadiste, “Mü’minin niyeti amelinden  hayırlıdır” buyrulmuştur.

7. MAL VE EVLATÇA HİFFET

Gerek dağa çekilmek ve gerekse eve çekilmek suretiyle fiile konması tavsiye edilen fitneden kaçma ve inzivanın gerçekleşmesine yardımcı olacak durumların da ayrıca tavsiye edildiğine  şahit olmaktayız. Bu cümleden olarak, mal ve evlad azlığı zikredilmektedir. Bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “İkinci asrın başında sizin en hayırlınız hissece hafif olanıdır.” der. “Hissece hafiflik nedir?” diye sorulunca: “Ehil ve malı olmayandır.” diye cevap verir.

Bir başka rivayet de şöyle:

    “Öyle bir devir gelecek ki, o zaman bekarlık helal olacak. O zaman dindar kişi, civciviyle kaçan bir kuş, yavrusuyla kaçan bir tilki gibi,  diniyle birlikte bir dağdan öbür dağa, bir inden öbür ine kaçmadıkça selamet bulamaz. Bu meyanda namazını kılar, zekatını verir ve hayır işleri dışında insanlardan uzak durur.”

8. SİLAH EDİNMEMEK:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitneyi önleyici, şümûlünü azaltıcı tedbirler meyanında “fitne sırasında silah satışını yasaklamakla” kalmaz, elde herhangi bir silah bulundurulmasını kesinlikle yasaklar. Rivayetlerde bu yasak “mevcutların kırılması”, “taşa çalınması”, “tahtadan  kılıç kuşanılması”  şeklinde ifade edilir.

Şu noktayı bilhassa belirtmeliyiz: Silah edinmeme emri, hassaten evinde kalanlara yapılmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz üzere fitneye karışmamak için ilk tavsiye edilen husus deve, koyun gibi hayvanlarını alarak dağlara çekilmek veya ekim arazisinin başına geçmek, meskun  mahalden uzaklaşmaktır. Bu imkânlardan mahrum kişiye de  evine kapanması emredilir.

İşte bu sonuncu durumda olan kimsenin peşi takip edilebilir, fitneye düşürülebilir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu ihtimali asgariye düşürebilmek için bu durumdaki kimselere silah edinmemeyi emretmektedir.

Söylenen bu hususu az yukarıda kaydettiğimiz Ebu Bekre hadisinin devamında görmekteyiz: “…Fitne vaki olduğu zaman devesi olan devesine, davarı olan da davarına iltihak etsin, kimin de arazisi varsa, arazisine gitsin.” Bir adam sordu: “Ey ALLAH’ın Resulü! Ne devesi, ne davarı ve ne de arazisi olmayan kimse ne yapacak?” Cevaben: “Kılıcına gitsin, keskin tarafını taşa vursun, sonra da gücü yettiğince fitneden kaçsın.” dedi.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu emrin ehemmiyetini vicdanlarda tesbit için: “Ey ALLAH’ım, tebliğ vazifemi yaptım mı, ey ALLAH’ım, tebliğ vazifemi yaptım  mı, ey ALLAH’ım tebliğ vazifemi yaptım mı?” diye üç kere tekrar eder.

Hadisin bir  başka veçhinde: “Kılıcını alsın, keskin tarafını kara taşa vursun” denir. Muhammed İbnu Mesleme’ye de: “Kılıcını al, Uhud dağına git, kırılıncaya kadar dağa vur” demiştir.

Nevevî: “Kılıcını taşa çalsın” emri ile hakikaten kılıcın kırılması mı, yoksa bununla mecaz mı kastedildiği hususunu ele alarak bazı alimlerin: “Hadisin zahirine göre, kişinin kendisine fitne kapısını kapaması için, gerçekten  kılıcı kırması gerekir” derken, bazılarının  da: “Bu mecazdır, asıl maksad kıtalin terkidir” dediğini belirtir. Ancak birinci görüşün muteber görüş olduğunu  kaydeder. Bu görüş başka alimlerce de paylaşılmıştır.

Fitne çıktığı zaman kırılması gereken silah sadece kılıç değil, silahın her çeşididir.  Nitekim bir başka rivayette, fitne hakkında gerekli bilgi verildikten sonra:

     “Yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parça parça edin, kılıçlarınızı taşa vurun (ve evlerinizin içine girin). Buna rağmen birinizin üzerine gelirlerse, Hz. Âdem’in  iki oğlundan hayırlısı (Habil) gibi olun.”  buyurur.

Yayın kırılmasından sonra kirişin bir işe yaramayacağı bedihi olduğu halde, kirişin de  parçalanmasının emredilmesinde, bazı alimler, yasaktaki mübalağanın vurgulanma  gayesini görmüşlerdir. Fakat başkasının istifade etmesini önleme gayesine de matuf olduğu söylenmiştir.

Birçok durumlarda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in ashabına:

    “Müslümanlar arasında fitne çıktığı vakit tahtadan bir kılıç edinin.”

 diyerek öldürücü silah bulundurma yasağını dile getirdiğini görmekteyiz.

Hadis kitapları, bu yasağa da harfiyyen uyup tahtadan kılıç taşıyanların örneklerini zikreder. Bunlardan biri Ebu Müslim’dir, bir diğeri Ühban İbnu Sayfi’dir. Ebu Müslim ile alâkalı rivayet aynen şöyle: “Hz. Ali, Hz. Muaviye ile olan mücadelesi sırasında hazırlık yapmak üzere Basra’ya gelir ve Ebu  Müslim’e uğrayarak: “Bana yardım et” der. Ebu Müslim “hayır” diye  kestirip atmaktansa lisan-ı hal ile bunu ifade etmeyi tercih ederek kılıcını getirir. Kınından bir karış kadar sıyırır. Hz. Ali (radıyALLAHu anh)’ye bunun  tahtadan olduğunu gösterdikten sonra şu açıklamayı yapar: “Can dostum ve senin amcaoğlun (aleyhissalâtu vesselâm) benden, “Müslümanlar arasında fitne çıktığı zaman tahta kılıç edinmem” hususunda  söz aldı (ve ben de yaptım. Buna rağmen) seninle harbe çıkmamı istersen yine de çıkarım.” Hz. Ali şu cevabı verir: “Ne sana, ne de kılıcına ihtiyacım yok.”

(bk. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

*Sorularla İslamiyet

211629_ocad2

 

-*

-*

-*

-*

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
DUA EDENİN “ALLAH” DEMESİ…
Birisi, bir gece Cenab-ı Hakk’ı zikrediyordu..
Şeytan ona dedi ki; “Senin “ALLAH ALLAH!” deyişine karşılık;
“Lebbeyk!” (Ne istiyorsun kulum?) sesi nerede? Ey bu sözü çok söyleyen kişi! Ne vakte kadar böyle söyleneceksin?..

adamın neşesi kaçtı, gönlü kırıldı. Zikri bırakıp başını yastığa koydu ve uyudu.. Rüyasında yemyeşil, çayırlık çimenlik bir yerde Hz. Hızır’ı gördü.

Hızır (A.S) o şaşkına dedi ki:

“Ne diye zikirden geri kaldın? ALLAH’ın ismini anmaktan ne diye pişman oldun?”

Adam; “Ettiğim zikir karşılığında bana bir “Lebbeyk!” (Buyur kulum!” diye bir cevap gelmiyor.” Dedi. “ALLAH’ın kapısından kovulacağım diye korkup durmaktayım.”

Hızır dedi ki:

“Senin “ALLAH” deyişin, bizim “Buyur” dememizdir. Senin o yalvarışın, yanıp yakılman da, bizim habercimizdir. Çünkü zikretmek arzusunu sana biz verdik.

Senin; “İşim çok, zamanım yok, çok da yorgunum” demen, hilelere başvurman, “ALLAH’ı gereği gibi zikredemiyorum.” Diye düşünmen, çareler araman, bizim seni kendimize çekmemizden, ayağındaki dünya sevgisi bağını çözmemizdendir.

Senin korkun, aşkın bizim lutfumuzun kemendidir. Senin her “Ya Rabbi!” deyişinin altında “Lebbeyk!” (Buyur!) deyişler vardır.

Hakk bilgisinden haberi olmayan kişinin canı, bu duadan uzaktır. Çünkü onun, “Ya Rabbi!” demesine izin yoktur; ona zikir zevki verilmemiştir.

Bir zarara, bir sıkıntıya uğradığı vakit, inleyip te ALLAH’a yalvarmaması için, onun ağzına da, gönlüne de manevi kilitler vurulmuştur.”

Cenab-ı Hakk, Firavun’a yüzlerce mal, mülk verdi de O, ululuk, büyüklük davasına kalkıştı ve halka; “ben sizin rabbinizim “ demeye başladı.

O kötü yaradılışlı, mayası bozuk Firavunun, ALLAH’a yalvarmasın, sızlanmasın diye bütün ömrünce bir defa olsun başı ağrımadı.

ALLAH, Firavun’a şu dünyanın bütün mülkünü saltanatını verdi de, ona ağrı, dert, sızı, gam, keder vermedi.

Şunu iyi bil ki, sana ALLAH’ı hatırlatan, seni inciten, gizlice ALLAH’a yalvartan dert; dünya mülkünden, saltanatından daha iyidir.

Bir hadisi şerif meali şöyledir: “ALLAH bir kulunu severse, onu belaya uğratır. O kul, o belaya sabrederse, Cenab-ı Hakk da onu seçilmiş kullarından eyler.”

Dertsiz yapılan dua soğuktur, bir işe yaramaz. Fakat dertli iken, acı çekerken edilen dua; gönülden kopar gelir.

Sapasağlam bir adamın duasıyla dertli bir kimsenin inleyerek yalvarışı arasında çok fark vardır. Dertsiz adam usulüne göre ellerini kaldırır, bir kaç kelime mırıldanır, kalkar gider. Fakat bir dertli, bir hasta türlü ızdıraplar içinde kıvranır, aldığı ilaçlar tesir göstermez, doktorların ve ilaçların tedavisinden ümidini keser. Tüm umudunu ALLAH’a hasreder. Böylece tüm varlığıyla; “Aman ALLAH’ım!” diye canından yalvarır. Elbette bu dua, başka türlü duadır.

O dudak altından sesi çıkarman, o gizli niyazın, o geldiğin ve gideceğin ezel âlemi, ruh âlemini düşünmen yok mu?.. İşte samimi, saf ve hüzünlü bir sesle; “Ey feryadıma erişen ALLAH’ım, ey tek yardımcım olan ALLAH’ım!” demen gerçek duadır.

*Mesnevi // 190- 195- 200- 205

1740126_919242468120675_1854302957_n

BELÂLARIN MÂNEVÎ SEBEPLERİ

ALLAH nice nice mübarek günlere, gecelere, aylara, yıllara, uzun ömürlere sıhhat afiyetle erdirsin… İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

Peygamber SAS Efendimiz’den Sevban RA tarafından rivâyet edilmiş bir hadîs-i şerifle başlamak istiyorum. Üç hadis-i şerif okumak niyetindeyim. Üçü de insanın başına gelen olayların mânevî mahiyeti, esrarı, neden olduğuna dâir mânevî sebepleri anlatan hadis-i şerifler olduğu için seçtim bunları… Önce birinci hadis-i şerifin metnini okuyayım, “Bismillâhir-rahmânir-rahîm” diyerek:

a. Günahın Cezâsı veya İmtihan

370/12 (Mâ esâbe abden musîbetün femâ fevkahâ illâ bi-ihdâ hulleteyni bi-zenbin lem yekünillàhu liyağfira lehû illâ bi-tilkel musîbeh, ev bi-derecetin lem yekünillàhu liyebluğahû iyyâhâ illâ bi-tilkel-musîbeh) Sadaka rasûlullàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

Bu hadîs-i şerifte; hani insanların, toplumların başına çeşitli olaylar geliyor, bunlar ALLAH’ın takdiri, mukadderât… Alın yazısı diyoruz Türkçe olarak. Bunlar ALLAH’ın yazdığı kader yazısı. Tabii biz hepimiz müslümanlar olarak biliyoruz ki, dünya bir imtihan yeridir, ALLAH bizi imtihan ediyor. “Nasıl kulluk edeceğiz, iyi miyiz, kötü müyüz? İyi mi davranacağız, kötü mü davranacağız? ALLAH’ın rızâsına uygun, güzel, faziletli, erdemli mi hareket edeceğiz; yoksa şaşırıp, sapıtıp, bozulup eğri büğrü mü hareket edeceğiz?” diye ALLAH imtihan ediyor.

Bize göre hayat bir imtihan olduğuna göre, başımıza gelen olaylar da bu imtihanın çeşitli soruları olmuş oluyor. Bu soruların karşısında vereceğimiz cevaba göre, bu imtihanın sonucu belli olacak. Yâni geçeceğiz veya kalacağız, başarılı veya başarısız olacağız. Mükâfât alacağız, ödül alacağız, ya da kötülük işleyen insanlar cezâya uğrayacak. Temennî ediyorum ki hiç biriniz cezâya, ikàba, azâba uğramasın…

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: (Mâ esâbe abden musîbetün femâ fevkahâ) “İnsanoğluna bir musîbet veya bundan daha fazlası, yâni küçük bir şey veya daha büyük bir şey, tek bir olay ya da bir sürü olaylar isabet etti mi, –başım dertten kurtulmuyor, dediği gibi bazı insanların– bunun manevî bir sebebi vardır.” Neden insanın başına bu olay geldi?.. (İllâ bi-ihdâ hulleteyn) “İki sebepten olabilir bu olayın insanını başına gelmesi:

Bir sebep: (Bi-zenbin lem yekünillàhu liyâğfira lehû illâ bi-tilkel-musîbeh) Bir günah işlemiştir o günah sebebiyle başına bu musîbet geliyordur.” Ama ALLAH yine kulunu dünyada musîbete uğratarak, dünyada başına musîbet vererek, işlediği günahın cezâsını dünyada çektirip kurtarıyor. Yâni bu musîbet dolayısıyla, ALLAH âhirette azab çekmekten, cehenneme düşmekten kurtaracak, işte bu dünyada çektiğiyle kalacak; yüzü çizildi, parmağı incindi, ayağı burkuldu, veyahut daha başka bir sıkıntı… vs.

İlâhî kanunda iki defa cezâlandırma yok; dünyada cezâlandırırsa âhirette cezâlandırmaz. Meselâ,hadd-i şer’î diyoruz, yâni şeriatın verdiği cezâ… Diyelim bir insan bir suç işlemiş, onun karşısında şeriat bir cezâ kaydetmiş, mahkeme yazmış bu cezâyı, cezâya çarpılmış. Hem bu dünyada cezâya çarptırılıp, hem de aynı suçtan dolayı âhirette bir başka cezâya çarpılmak olmadığını, iki defa cezâlandırılmadığını Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Demek ki, insanın başına bu dünyada bir musîbet gelirse bir günahına kefaret olacak. ALLAH o günahının dünyada iken silinmesini sağlamak için, o musîbeti başına musallat etmiştir de, bu musîbet ondan başına gelmiştir, günahı affolacaktır. Tabii kendisi bir günah işlemiştir, ama bu dünyada böyle bir musîbetle affolması bir kaç bakımdan iyi:

1. Âhiretteki cezâlar, cehennem azabı, ikàbı çok fazla olduğundan dünya böyle gelip geçici bir şey, o iyi.

2. İnsan dünyada bir musîbete uğrayınca aklını başına toplar. “Haa, ben ALLAH’ın rızâsına aykırı bir iş yaptım, ALLAH başıma bir musîbet verdi. Tövbe yâ Rabbî, ben bir daha bu suçu artık işlemem!” diye, bir de akıllanmasına sebep olur.

Onun için bazı alimler, böyle dünyada insanın başına gelen belâlara, musîbetlere şefkat tokadı diyorlar. Yâni terbiye tokatı… ALLAH terbiye etmek için bir tokat vuruyor da, sonunda o suçu bir daha işlemeyecek, hayatı boyunca rahat edecek. Çocukları bazen böyle terbiye ederler ya, onun gibi…

Demek ki, insanın başına gelen musîbetin bir sebebi, bir günah işlemiştir de ALLAH o günahı ancak böyle bir musîbet vererek sildiriyor. Kefaret oluyor, ondan dolayıdır.

Tabi buradan çıkacak olan, bizim alacağımız ders şudur: Günah işlemeyelim! İnsan bir günah işlerse bu dünyada bir musîbete uğrar, âhirette de azaba uğrayabilir. Onun için günaha bulaşmamaya dikkat edelim!.. Hani, mayın tarlasına girip de mayına basmamak gibi, yolu dikkatli yürümek lâzım! Doğru yoldan yürümek lâzım, tehlikeli yollara, yanlış yollara sapmamak lâzım ki; ALLAH o işlediği günahtan dolayı bir cezâ, bir musîbet, bir belâ vermesin; huzur içinde, asûde yaşasın, mutlu, bahtiyar olsun; kendisi de mutlu olsun, çevresi de mutlu olsun.

Demek ki günah işlememeliyiz. Müslüman günah işledi mi cezâyı yer, ilahî bir tokat ensesine veya suratına patlatılır. Ondan sonra “Haa, ben bir edepsizlik ettim, hata işledim, bundan sonra işlemeyeyim.” der. O da iyi… Demek ki, bir daha o günaha düşmeyecek, tevbe etmesine sebep olacak, bir de âhirette çekmeyecek. O bakımdan bir bakıma iyi.

Peki başka neden gelir insanını başına bir musîbet, bir belâ, bir sıkıntı?.. Onu da söylüyor Peygamber SAS Efendimiz:

(Ev biderecetin lem yekünillàhu liyebluğahû iyyâhâ illâ bitilkel-musîbeh) “Yahut da o sevgili kulunu bir manevî makam verilecektir, yüksek bir dereceye çıkaracaktır. Ancak böyle bir imtihandan geçip sabrettiği takdirde, o musîbetin karşısında tavrının güzelliği dolayısıyla, o dereceye çıkması durumu vardır da, ondan o musîbeti göndermiştir.”

İşte enbiyâullahın, yâni ALLAH’ın peygamberlerinin ve evliyâullahın, yâni ALLAH’ın sevgili mübarek kullarının başına gelen dünyevî sıkıntılar bundandır. Yâni ALLAH onları seviyor, ALLAH’ın sevgili kulu, mübarek kulu, kıymet verdiği kullar… Peygamberi görevlendirmiş, insanlara göndermiş, sevmiş, vazifelendirmiş; elbette iyi insanlar, amma başına musîbetler geliyor geliyor, derece yükseliyor. Yâni zorlu imtihanlardan geçiyor, çok yüksek puanlar kazanıyor, kulların birincisi oluyor.

Hani üniversite imtihanına yüzbinlerce gencimiz giriyor, birincileri ilan ediyorlar, herkes gıpta ediyor onlara, “Ne kadar üstün başarı sağladılar.” diye… Ama o başarı kolay kazanılmaz. Uykusuz geceler geçirerek, uzun çalışmalar yaparak, başka insanların yapmadığı işleri yaparak, gayretleri sarfederek, zahmetleri çekerek kazanılıyor. Demek ki evliyâullahın, ALLAH’ın sevgili kullarının, peygamberlerin derece kazanması da, o musîbetlerin karşısındaki tavırlarından dolayıdır.

Bundan, Peygamber Efendimiz’in verdiği bu güzel bilgiden dolayı çıkacak ders ne olabilir: İnsanın başına bir musîbet gelirse ya bir günahındandır, kendisinin kusurudur, ama o günahın cezâsı bitiyor işte burda; günahım var mı diye düşünsün, bir daha o günahı işlemesin. Ya da bir suçu, bildiği bir hatası olmadığı halde o musîbet geliyor; demek ki, ALLAH imtihan ediyor. O zaman, imtihanın cevabını en güzel şekilde vermek için güzel davranmalı, sabretmeli, sabr-ı cemîl göstermeli, isyân etmemeli, feverân etmemeli, kızmamalı, bağırmamalı, ortalığı yakıp yıkmamalı, kasıp kavurmamalı!..

“Haa bak, bu kulum imtihan ettim ama ne kadar güzel davrandı.” diye, ALLAH o zaman onun derecesini yükselttiği için, biz de böyle musîbetler karşısında serinkanlılığımızı korumalıyız, sakin olmalıyız, dikkatli olmalıyız; imtihanı kazanmağa çalışmalıyız, kaybetmemeğe dikkat etmeliyiz.

Tabii avâmın, yâni İslâmî bilgileri çok olmayan insanların veya çocukların, ilk başta tecrübesi az, toy insanların düşündüğü nedir:

“–ALLAH bir insanı seviyorsa hiç başına musîbet gelmez. O artık çok rahat bir şekilde yaşar.”

Hayır, öyle değil… ALLAH’ın en sevgili kulu Peygamberimiz, öteki peygamberler de sevdiği kullar, ama hepsi çok sıkıntılar çekmişler. Hazret-i İsâ AS’ı düşünelim, hayatını, ne kadar sıkıntılar çektiğini düşünelim. Peygamberlerin hayatını okumalıyız. İlk önce hayatlarını öğrenmemiz gereken insanlar peygamberler…

Mûsâ AS’ı düşünün, kendinizi o devre götürün, o olayların içine sokun, o olayların karşısında o mübarek peygamberlerin nasıl davrandığına bakın!.. Onların büyüklüğünü o zaman daha iyi anlarsınız. Yâni bana tapınacaksınız diyen bir Firavun, kendisini tanrı, put yerine koyan Firavun; ordusu var, gücü var, kuvveti var… Karşı gelenlerin kollarını bacaklarını kesiyor, hurma dallarına asıyor filanÉ Böyle bir insanın karşısına görevli olarak gidip de, ALLAH’ın emirlerini söylemek, yâni:

“–Sen put değilsin, mâbud değilsin, tapınılacak tarafın yok, benim gibi basit bir insansın, böyle yapman doğru değil! İnsanları kandırma, insanları kendine taptırma, beşere tapılmaz, yaradana ibadet edilir, senin bu yaptığın doğru değildir.” demek kolay değil.

Mûsâ AS kolay olmayan işi yaptı ve ne kadar sıkıntılara uğradı, ne kadar imtihanlar geçirdi, ölüm tehlikeleri geçirdi. Firavun’un ordusu arkasından kovaladı.

Daha gerilere, tarihin derinliklerine doğru gidersek, Nuh AS, İbrâhim AS, diğer peygamberler… Onların hayatlarını düşünürsek, onlar da öyle, yâni çok sıkıntılara uğramışlar.

Demek ki esas itibariyle dünya hayatı yâni şu içinde yaşadığımız hayat, hepimizin buradaki hayatı karışık bir hayattır. İçinde musîbetler de vardır, ferahlıklar da vardır; üzüntüler de vardır, sevinçler de vardır; yorgunluklar da vardır, eğlenmeler, dinlenmeler de vardır. Bunların hepsi imtihandır. Hayatın böyle olduğunu görüyoruz.

İsterseniz belgesel dizilere bakın, orda ormanlardaki hayatı görün! Hayvanların birbirleriyle hayat müdafaalarını savunmalarını ve mücadelelerini görün. Hayatın yapısı bu; yâni yaşamak için mücadele etmek gerekiyor, bu mücadelede sıkıntılar oluyor, ama çalıştığın zaman elde edilen bir takım rahatlıklar ve başarılar da oluyor. Her canlı için bu böyle, hayat böyle.

Bu dünyada iyilikler ve kötülükler, yorgunluklarla dinlenmeler, sevinçlerle hüzünler bir arada oluyor. Âhirette cennette ebedî saadet olacak, cehennemde de ebedî azab olacak. Âhirette bu ikisi birbirinden ayrılacak, cennette elem keder olmayacak.

(Lâ yeravne fîhâ şemsen velâ zemherîrâ.) “Hattâ aşırı güneş ve aşırı soğuk da olmayacak.” Her şey tam karar, tam gönlünce olacak, mübarek insanların istediği gibi… ALLAH memnun etmek murad ettiği için, insanlara en güzel şeyleri ihsân edecek. İnsanlara her şey güzel olacak. Cehennemde de her şey azab, her şey ikàb olacak. ALLAH cümlemizi ALLAH’ın rahmetine, rızâsına nâil olanlardan, erenlerden eylesin… Azabına uğrayanlardan eylemesin…

Demek ki bu hadis-i şerif bizi kuvvetlendiriyor, mâneviyâtımızı kuvvetlendiriyor. Yâni başımıza bir musîbet geldiği zaman, kendimizi kapıp koyuvermemeliyiz, sağlam durmalıyız. İmtihanı kazanmak gerektiğini düşünmeliyiz. Bu musîbet bizim kusurumuzdan olabilir; kusurlarımızı düşünüp, o kusurlara bir daha düşmemeye çalışmalıyız. Ya da ALLAH bize bir derece vermek için bu zorlu imtihana sokmuştur; arkasından üstün bir başarı ödülü gelecektir, yaldızlı diploma gelecektir. Tabii başarıyı da kaçırmamak için, elde etmek için de dikkat etmemiz gerektiğini anlıyoruz.

Muhterem kardeşlerim! Böylece bu hadîs-i şerifi not alın, riâyet eyleyin! Hayatın zorluklarından yılmayın, hayatın imtihan olduğunu unutmayın, güzel şeyler yapmağa çalışın, kötü şeyler yapmamağa çalışın!..

Kötü şeylere ne diyoruz?.. Günah diyoruz. ALLAH her şeyin iyisini, kötüsünü en iyi bildiği için, kötü şeyleri yapmamayı bize emretmiş ve bunlar dinde günah diye isimlendirmiş. Diyelim ki, içki… Beni dinleyenlerden birileri diyebilir ki:

–Bazıları içkiye para da veriyor, zevk duyuyor, keyif duyuyor, ondan içiyor.

Ama içkinin o zevkinin arkasında sıhhati bozan, toplumu bozan, aileyi yıkan, trafik kazasına sebep olan, kavgalara, cinayetlere sebep olan tarafları olduğunu da biliyoruz. Kur’an-ı Kerim’de de zaten, “Faydası da var ama, zararı daha büyük!” diye buyruluyor. Demek ki, içkinin içilmemesi lâzım!..

Geçen gün, “İki kardeş içki içiyorken, birisi ötekisine kızmış, bıçaklamış öldürmüş.” diye gazeteler yazdı.

Aziz ve sevgili kardeşlerim! Onun için günahları işlememeye dikkat edeceğiz. Duvarda bir uzun liste olacak, “Bunlar günahtır, bunları yapmamak lâzım!” diye, bunu çoluk çocuk bilecek. Bir de kötü şeyler, günahlar yazıldığı gibi, iyi şeyler de yazılacak. “Bunlar sevaplı şeyler, bunları da yapmağa gayret etmeli!” diye bunlar da öğrenilecek.

b. Zekâtın Verilmeyişi

Gelelim ikinci bir hadîs-i şerife; yine sohbetin bütünlüğüne uygun olacak, bu konuda… Peygamber SAS Hazretleri, Ubade RA’ın rivâyet ettiğine göre, Taberânî’nin ve İbn-i Asâkir’in rivâyet ettiğine göre, buyurmuş ki:

374/2 (Mâ telefe mâlün fî berrin velâ bahrin illâ bi-men’iz-zekâh, feharrizû emvâliküm biz-zekâti ve dâvû merdàküm bis-sadakati vedfe anküm tavârikal-belâi bid-duâi feinned-duâi yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil, mimmâ nezele yekşifühû vemâ lem yenzil yahbisühû) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl ev kemâ kàl.

Deminki hadis-i şerifte ALLAH’ın bazen insanlara bir günahtan dolayı musîbet verdiğini söylemiştik. Bu hadîs-i şerifte de Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:

(Mâ telefe mâlün fî berrin velâ bahrin illâ bi-men’iz-zekâh) “Müslümanın karada, denizde malı telef olmuşsa, bir mal ancak zekât verilmediğinden telef olur. Helâl mal telef olmaz. Denizde veya karada bir mal telef olmuşsa, ancak sahibi zekâtı vermediğinden, cezâ olarak, ikàb olarak telef olmuştur.” diyor Peygamber Efendimiz SAS.

Demek ki hani bazı musîbetlerin insana günahtan geldiğini söylemiştik. Günahlar iki çeşittir:

1. Kötü şeyleri yapmak o günahtır. Meselâ hırsızlık yapmak günahtır; çünkü birisinin malını alıyorsun… Adam yaralamak, öldürmek günahtır; çünkü birisinin malını, canını zedeliyorsun veya hayatını yok ediyorsun.

2. İyi şeyleri yapmamak da günahtır. ALLAH emretmiş, iyi şeyleri yapmıyor bir müslüman; o da günahtır.

–Ben hiç kötü bir iş yapmıyorum.

Hiç kötü iş yapmıyorsun ama, iyi şeyleri de yapmayınca, o da günah oluyor. Bu hadis-i şeriften onu anlıyoruz.

O halde müslüman vazifesini bilecek, farzları yerine getirecek. Zekâtını da verecek. (Fe harrizû emvâliküm biz-zekâh) “Zekâtınızı vererek mallarınızı koruyun! Mallarınıza telef gelmemesini istiyorsanız, zekât vazifenizi yapın!” Mallarınız temiz olsun, fukaranın hakkı içinde kalıp da kirlenmesin. Haklı, gasblı bir mal olmasın.

Demek ki, müslüman günahları yapmayacak, bir de ibadetleri yapacak. İbadetler nelerdir?.. En başta zikredilen ibadetlerden birisi namazdır, namazları kılacak.

–Müslüman mısın?

–Elhamdü lillâh müslümanım.

–O halde namaz kılıyor musun?

–İşte hocam kusura bakma…

Ben kusura bakmışım ne olacak, bakmamışım ne olacak? ALLAH emrettiği için yapman lâzım. Yapmayınca suç oluyor, günah oluyor. Namazını kılacaksın. Bu cuma abdest alacaksın, gusül abdesti alacaksın, bundan sonra namazını kılmağa, eksiksiz devam edeceksin. Ömründe hiç namazı bırakmayan insanlar var, onları düşüneceksin. “Ben ne kadar tembelim, niye onlar gibi yapmamışım?” diyeceksin ve bundan sonra namazını kılacaksın.

Başka?.. Zekâtını vereceksin. İslâm mükemmel bir din. İslâm’da şahsî ibadetler olduğu gibi, kişinin şahsında kalmıyor İslâmî ibadetler, başkasına da iyilik yapmaya yönelik ibadetler var… Zekât da veriyorsun, mâlî bir ibadet; malını çıkartıyorsun, fukaranın hizmetine saçıyorsun, veriyorsun. Fakirlere, yoksullara, yetimlere, yolculara, yolda kalmışlara, mücahidlere vs. veriyorsun. Zekâtın verilmesi de önemli…

–Efendim vermiyorum, atlattım, şu kadar zekât kasadan çıkmadı, cebimde kaldı.

–O zaman malına bir yerde bir telef gelir. Araban çarpar, gemin batar, yangın çıkar, bir şey olur, mal telef olur.

–Neden?..

–Zekâtı vermedin de ondan. Malının korunmasını istiyorsan, malının zekâtını vereceksin.

Başka hangi ibadetler var? Herkes biliyor. Hac var, umre var, cihad etmesi lâzım — cihad da bir ibadet tabi, insanın malıyla, canıyla.–ÊÂlimlerimiz kitap yazmışlar, “otuziki farz” demişler, “elli dört farz” demişler, ilmihal kitaplarında bu ibadetler bildiriliyor. Onarı yapmak lâzım.

Efendimiz, “Mallarınızı zekât vererek koruyun! Telef olmamasını istiyorsanız, zekâtınızı verin de böylece malınız korunmuş olsun. Başka türlü, bekçi koyarsın bekçi çalar, tedbir alırsın yangın çıkar, bir şey olur. Daha aklımıza gelen gelmeyen, gazetelerde okuduğumuz şekillerde bir telefât olmamasını istiyorsan, zekatını ver!” diyerek başlamışken, devam buyuruyor:

(Ve dâvû merdàküm bis-sadakati) “Hastalarınızı, onlar nâmına fukaraya sadaka verip öyle tedâvi edin!”

Burda yine mânevî bir hakikatle karşılaşıyoruz. Bir kula hastalığı veren ALLAH, şifayı veren de ALLAH, ilaca şifayı koyan da ALLAH, şifayı nâsip eden de ALLAH… Bazen ilaç da olsa, ameliyat da olsa, doktor da olsa, hastahane de olsa, hasta iyileşmeyebiliyor. Demek ki, ALLAH’ın rızâsını kazanması lâzım müslümanın… Hasta olmuş, hasta nâmına gider fukaraya paraları verir, sadakaları verir. Onlar da “ALLAH senden râzı olsun! Tam aç kalmıştım, açık kalmıştım, bu para imdadıma yetişti, çok makbule geçti.” diye can ü gönülden dua eder, öbür taraftan da ALLAH râzı olduğu için şifasını verir, hastan iyi olur.

Onun için hastalarınızı sadaka vererek tedavi edin diye de devam ediyor. Bir şey daha ilâve ediyor:

c. Belâya Karşı Dua

(Vedfe anküm tavârikal-belâi bid-duâ) “Başınıza gelip çatan belâları da dua ile def edin, kaldırın!”

–İnsanın başına bir belâ gelmiş, dayanmış, şimdi bunu dua edip nasıl kaldıracağız?

Sen kaldırmayacaksın. Sen dua edeceksin âlemlerin rabbi ALLAH-u Teálâ Hazretleri duanı kabul ederse, belâ kalkar. Buyuruyor ki Peygamber SAS Efendimiz:

(Fe inned-duâi yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil) “Çünkü dua faydalıdır faydasız sanmayın, kesin faydası vardır, dua gelmiş belâya da faydalı olur, gelmemiş belâya da faydalı olur. (Mimmâ nezele yekşifuhû) İnsanın üzerinden gelmiş belâyı kaldırır. (Ve mâ lem yenzil yahbisuhû) Gelmemiş olan belâyı da durdurur.” Gelecek ama, ALLAH durdurur. Olacakken olmadı, gelecekken gelmedi, durdu. Duayı kabul ederse belâyı durdurur. Gelecek belâyı durdurur, gelmiş belâyı kaldırır. Demek ki, dua da edeceğiz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim, zaman zaman sohbetlerimde söylemişimdir. Siz de benim ağzımdan duymuşsunuzdur. Başka âlimlerden duymuşsunuzdur, kitaplarda okumuşsunuzdur: Dua önemlidir. Dua bir ibadettir. Namaz bir ibadet olduğu gibi, Kur’an okumak, hatim indirmek ibadet olduğu gibi, zikir etmek, tesbih çekmek ibadet olduğu gibi, dua etmek de ibadettir.

–Şimdi ben bir yerde oturacağım, “Yâ Rabbî bana şunu ver, şunu ver, şunu ver!..” diye sıralayacağım ibadet mi bu?..

Evet, ibadet! Çünkü, ALLAH’ın varlığını biliyorsun, elini ona kaldırıyorsun, ALLAH’dan istiyorsun. ALLAH kendisine dua edilmesini sever. Ne kadar dua edilirse sever. Dua etmeyen kula, “Müstağni davranıyor, burnu büyük, yönünü bana dönmüyor, elini bana kaldırmıyor, benim varlığımı bilmiyor, benim dergâhıma yönelmiyor.” diye kızar.

Onun için dua edeceğiz. Hayatta başımıza çeşitli haklı haksız belâlar gelebilir. O belâların def’i için dua edeceğiz. El açacağız.

Duanın makbul zamanları var, makbul mekânları var. Meselâ Kâbe’de dua, Peygamber Efendimiz’in mescidinde dua, Arafat’ta dua; bunlar makbul yerler. Seher vaktinde dua, namazla ikàmet arasında dua, harb ederken, savaş başlarken, o esnada yapılan dua, yağmur yağarken dua makbuldur. Bunlar da duanın makbul zamanları…

Dua ile ilgili bilginizi arttırın ve duayı can ü gönülden yapın! Başınıza gelmiş özel belâları veyahut toplumsal belaları ALLAH kaldırsın diye dua edersiniz. ALLAH duaları kabul eder. Bazen böyle anlı, şanlı, rütbeli, itibarlı insanın değil de bir gariban yoksulun duasını kabul eder. Bir çocuğun duasını kabul eder.

Onun için, –hoşuma gider benim– yağmur yağmadığı zaman yağmur duasına çocukları da götürürler. Eskiden beri adet böyle. Çocuk ne? Masum, yâni daha henüz mükellef değil, tatlı gül yanaklı bir çocuk… O da dua edince, ALLAH’ın rahmeti cûşa geliyor. ALLAH çocuklar hürmetine, zayıflar hürmetine duaları kabul ediyor. Bundan da istifade etmek lâzım!

ALLAH yaşıyorsa ömür versin, bizim Münih’te tanıdığımız bir Nureddin Nemengânî Hoca vardı; öldüyse ALLAH rahmet eylesin, ruhu şâd olsun, makamı âlâ olsun… Nemengân’lıydı. Kendisi demişti ki: “Bizim Türkistan’da binlerce dönüm arazisi olan zengin, varlıklı bir insan, tarlasını ekerken yanındaki yoksul kimsenin tarlasını da beraber ekerdi. ‘Gel seninle ortaklık yapalım!’ der, onun da tarlasını sürer, beraber ekerlerdi yoksulla… Neden? ‘Yoksulun hürmetine ALLAH bana da bereket verir.’ diye düşünürdü.”

Tabii bu Türkistan önemli bir diyar, Türk eli Türkistan. Çok mübarek âlimler yetişmiş, çok evliyâ yetişmiş. Onlar dinin inceliklerini çok iyi biliyorlar. Çok zarif insanlar, edip insanlar, onları çok seviyorum.

Demek ki dua edelim, dualarımıza çocukları da “Âmin…” dedirtelim! Yaşlı, ak sakallı büyüklerimizi de katalım, onları da ALLAH sever, hürmet eder. Bir hadis-i şerifte geçmişti: Doksan yaşını geçti mi artık bir insan, yeryüzünde ALLAH’ın imtiyazlı bir kulu oluyor. Dua etti mi, ALLAH duasını kabul ediyor. Ak sakallı nurlu insanların da duasını almak lâzım!..

d. ALLAH Bir Topluluğa Kızarsa

Sonuncu hadîs-i şerife geliyorum. Üç hadis okuyacağım demiştim, iki tanesini okudum, sevgili dinleyiciler. Bu da ibn-i Abbas RA’dan rivâyet edilmiş. Yine konumuzun içinde, bugünkü sohbetimizin ana konusuna uygun:

375/8 (Mâ sahitallàhu azze ve celle âlâ ümmetin illâ galâ sa’ruhâ ve eksede esvâkuhâ ve eksera fesâdühâ veşdette cevrü sültànihâ ve inde zâlike lâ yüzekkî ağniyâuhâ ve lâ yaiffu sültànühâ ve lâ yusallî fukarâühâ) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl ev kemâ kàl.

Bu üç hadîs-i şerifte de başımıza gelen olayların mânevî sebeplerini gösteren konuları seçmiştim, onlar anlatılıyordu. Yâni ilahî kanunlar, manevî kanunlar… Dünya hayatında başımıza gelen olayların bir fizikî kanunları var: Suyu tencereyi ocağın üstüne koyarsan, belli bir dereceye geldiği zaman şu olur, şu olur; bu fizikî kanunlar… Kimya kanunları var: Şu madde ile şunu katarsan şu olur; kimya kanunu… Bu kanunların hepsi ALLAH’ın…

Kâinatı yaratan ALLAH fizik kanunları koymuş, kimya kanunları koymuş, tabiat kanunları koymuş, hayat kanunları koymuş… İctimaî yaşamın kanunlarını koymuş; erkekle hanım evlenecek, evlâtları olacak, nesiller devam edecek, bu da bir kanun. Nikâh bir ilahî kanun meselâ… Bunun gibi, mânevî olayların mânevî sebeplerini gösteren mânevi kanunlar da var. Bu üç hadis-i şerif onları anlatıyor. Bugünlerde uygun olduğu için bunları seçtim.

Peygamber SAS Efendimiz bu mânevî kanunlar hakkında çok ilginç bilgiler veriyor. Buyuruyor ki:

“Aziz ve celil olan ALLAH bir ümmete kızdı mı, şunlar, şunlar, şunlar olur.” Onları sayacak şimdi. ALLAH bazı ümmetlere kızar, gazab eder. Neden? “Emrettim buyruğumu tutmuyorlar, yasakladım yasakları icrâ ediyorlar. Günah işlemeyin dedim, günah işliyorlar. Nimet verdim nimete şükretmiyorlar.” diye ALLAH kullarına kızar, gazab eder.

ALLAH-u Teàla Hazretleri’nin rahmeti çoktur, erhamür-râhimîndir ama, bir de azizün züntikàmdır; azizdir, izzet sahibidir ve intikam sahibidir. Yâni zâlimden mazlumun ahını alır, zâlimi kahreder. Suçluyu dünyada, âhirette cezâlandırır. Böyle insanları ve kavimleri cezâlandırabilir. Bazen böyle bir cezâ umumî olarak gelir.

Tarihe dönelim, meselâ İslâm âlemi, İslâm tarihi ibretlerle dolu… Peygamber Efendimiz bir avuç mübarek sahabesiyle nasıl başladı İslam’ı yaymağa?.. Bu İslâm nasıl kıt’alara yayıldı, nasıl deryaları geçti, kocaman okyanusları geçti, nerelere ulaştı?.. Ondan sonra da meselâ, bir Moğol istilâsı, fâciâsı oldu. Moğollar geldiler, hilâfet merkezini bile yakıp yıktılar ve oradan akan nehirler kıpkırmızı aktı, insanları kestiler, kütüphaneleri yaktılar, suya attılar. Endülüs bir ara müslümandı, yedi asır müslüman yaşadı. Ondan sonra büyük katliamlarla müslümanlar ordan silindiler, çıkarıldılar. Balkanlar bir İslâm yarımadasıydı, büyük bir yerdi, Endülüs kadar büyüktü; işte başımıza neler geldi?.. Bosna’da, Arnavutluk’ta, Kosova’da, Bulgaristan’da kardeşlerimize neler yaptılar?..

ALLAH-u Teàlâ Hazretleri, demek ki bazen cezâ veriyor, kavimleri cezâlandırıyor, müslüman da olsa… Müslüman neden cezâlanır? Önceki hadîs-i şeriflerden gördük, zekât vermediği zaman mala telef geliyor, bir günah işlediği zaman ALLAH bir musîbet gönderiyor. Onlardan oluyor.

Ben bunları niçin anlatıyorum? Günahkârlar günah işlemekten vazgeçsin diye anlatıyorum tabii. ALLAH bir kavme gazab etti mi, artık aralarındaki bir kaç sâlihin, tek tük iyi insanın “Ya Rabbî yapma, affet, bağışla, bu musîbet def olsun, gelmesin!” demesiyle belâ def olmuyor. Bir tufan gibi geliyor; silip, süpürüp götürebiliyor. Büyük cezâlar gelebiliyor.

Yâni bir şey var, Arapça kelimelerden kurulu bir söz var, bu sözde, “ALLAH ihmâl etmez, imhâl eder.” buyrulur. İhmâl etmez, yâni ALLAH bir suç işlendiği zaman cezâyı vermekte ihmalkâr davranmaz, imhal eder. İmhâl ne demek, mühlet vermek demek… Yâni mühlet verir.

–Niye mühlet veriyor da suçlu birden cezâlanmıyor? Adam günahı işledi, niye başına ateş yağmıyor, niye adam kahrolmuyor?..

ALLAH’ın rahmetinden… ALLAH suçluya da bir tevbe müddeti tanıyor, “Bakalım tevbe edecek mi, hatasını anlayacak mı, pişman olacak mı, affet ya rabbî diyecek mi?” diye mühlet veriyor.

İhmâl etmez, imhâl eder. İhmâl’de h harfi önce, imhâl’de m harfi önce… Bir harfin değişmesiyle, iki harfin yer değiştirmesiyle mânâ değişiyor. ALLAH ihmâl etmez amma, imhal eder, mühlet verir, cezâlandırır. Onun için kavimler günahları işlemesin!

Şimdi ben bizim aziz ve sevgili ülkelerimize bakıyorum, Türkiye’ye bakıyorum, başka ülkelere bakıyorum. Bu ülkeler müslüman ülkeleri, %99’u müslüman… Neresi müslüman?!. Müslüman olduğu nerden belli? Yemin et bakayım!

–Yenim edeyim pekiyi: Vallàhi billâhi müslüman!..

Ama bu ne biçim müslümanlık? Giyimi müslümana benzemez, yemesi müslümana benzemez, ticareti müslümana benzemez, hareketi müslümana benzemez, sözü müslümana benzemez, özü müslümana benzemez… Bir sürü günah; zina, fısk u fücur, faiz, ribâ bir sürü şey… Ne olacak? ALLAH gazab eder.

Bu “ALLAH gazab eder.” sözü iki kelimeyle kurulmuş bir cümle ama, sonucu çok mühim. ALLAH bir kavme gazab etti mi, başına neler gelir… Bir kaç sene önce hatırlıyorum, Güney Amerika’da bir yanardağ patlamıştı, kilometrekarelerce mesafelere yayılmıştı. İnsanlar nasıl helâk olmuştu, nasıl anında lâvlara tutulmuş, hayvanlar nasıl donmuş kalmıştı. İbretle seyrettik televizyonlarda… ALLAH’ın gazabı hafife alınacak bir şey değil.

Onun için günah işlememek lâzım, günah işlenmişse tevbe etmek lâzım!..

Bu hadîs-i şerifleri, bir ikaz vazifesi olsun diye söylüyorum. Biliyorsunuz peygamberler (Aleyhis-salâvatü vet-teslîmât) kavimlerine ikazcı olarak geldiler. İkazcı kelimesinin Arapça’sı nezîr veya münzîr… Nezîr olarak geldiler. Bir de müjdeci olarak geldiler. “İyi kulluk yaparsanız cennete gireceksiniz.” bu müjde. “Kötü kulluk yaparsanız, dünyada âhirette belâya uğrarsınız.” bu da ihtar, ikaz, korkutmak, intibaha davet etmek gibi bir şey tabii… Bu peygamberlerin vazifesi. Peki bizim peygamberimiz Muhammed-i Mustafa, (Aleyhi efdalüs-salevâti ve ekmelüt-tahiyyâtü vet-teslîmât) peygamberlerin serveri, âhir zaman peygamberi, son peygamber… Ondan sonra peygamber yok, evliyâullah var; ALLAH’ın emirlerini onlar anlatacaklar.

O halde peygamberlerin, evliyâullahın vazifesi nedir?.. Kavimler hata işlediği zaman hatalarını söylemektir. Çünkü peygamberlerin vazifesi bu idi. Onun için âlimlerin söylemesi lâzım, “Ey kavmimiz, yanlış yapıyorsunuz, böyle yapmayın, ALLAH’a âsî olmayın! İbadetleri yapın, helâlleri işleyin, haramları terkedin, ibadetlerinizi îfa edin!..” diye bildirmesi lâzım ve bu bildirmekten yılmamak lâzım!..

–Ben çok söyledim bizim mahallede, bizim ahâliye, evde çok söyledim, köyde çok söyledim. Kimse beni dinlemedi, günaha devam ediyorlar”.

Tamam, onun karşısında da âlimlerimiz şöyle diyor, ben de çok seviyorum bu sözü, katılıyorum:

–Eğer günahkâr, günah işlemekten yılmıyor, bıkmıyor, kötü bir şeyi yapmağa devam ediyorsa, o zaman sen onu ikaz etmekten niye bıkıyorsun? Sen iyi bir şey yapıyorsun, ikaz ettikçe sevap kazanıyorsun! O halde sen de bıkmayacaksın, sen de onu günahtan kurtarmağa, haramdan kurtarmağa çalışacaksın; ibadetini yaptırmağa çalışacaksın, sevaplı işlere çekmeğe çalışacaksın.

Bu kadar açıklamadan sonra İbn-i Abbas RA’ın okumuş olduğumuz hadis-i şerifini açıklayalım, sohbetimizi tamamlayalım sevgili kardeşlerim:

Aziz ve celil olan ALLAH, bir ümmete kızdığı, gazab ettiği zaman sonuçları olur. Toplumda görülür bu sonuçlar. Göstergeler kırmızı yanmağa başlar, alarm zilleri çalmağa başlar. Nedir bu alarm zilleri, göstergelerin işaretleri nereye dayanıyor, nelerdir göstergeler?..

(Mâ sahitallàhu azze ve celle âlâ ümmetin illâ galâ sa’ruhâ) O zaman ne olurmuş? (galâ sa’ruhâ) Efendimiz diyor ki: “Önce pazarlarında fiatlar yukarıya fırlar, pahalılaşır. Pahalılaşınca ne olur? Adamın parası mahdut olduğuna göre nimeti gidip de alamaz, yâni hayat fakirleşir. Bak bereketsizlik oldu, fiatlar arttı. Adamın yaşam düzeyi aşağı indi, bu sefer rahatı kaçtı. Eskiden sofrasında bal kaymak olurdu, şimdi tuz ekmek var. Onu bile bulamıyor, sıraya girip alıyor. Neden?.. ALLAH o kavme kızdı. Fiatlar fırladı, arasan bulunmuyor.

“Hocam bizim memlekette böyle şeyler yok!” demeyin. Bakın meselâ kuzey Irak’ta, Saddam’ın olaylarından sonra nice kıtlıklar oldu. Orta Asya’da Çeçenistan’da nice açlıklar çekiliyor. Hindistan’da, Bengladeş’de, Pakistan’da, Filipinler’de, Afrika’da, Somali’deÉ Orta Afrika ülkelerinde görüyoruz; birbirleriyle çarpışıyorlar, kabileler ordan oraya göçüyor. Yollarda ölüyor, yiyecek bulunmuyor. Yâni olmuyor demeyin. Evet bizim ülkemizde olmuyor, şükredin, çok şükür ki olmuyor; ibadet edin ki, ALLAH gazab etmesin, mahrumiyete uğratmasın…

“ALLAH bir kavme gazab etti mi, fiyatlar artar.” Bu ne demek? Mallar pahallaşır, kişiler onu alamaz olur, hayat seviyesi düşer, yoksullar artar demek. Cezâ ordan geliyor.

(Ve eksede esvâkuhâ) “Çarşı, pazarları kesâda uğrar, ALLAH kesâda uğratır.” Çarşının pazarın kesat olması ne demek?.. İşlerin iyi gitmemesi demek… Çarşıda pazarda bir şey yok, tam takır.

Biz Orta Asya ülkelerini geziye gittiğimiz zaman, şurdan dönüşümüzde kardeşlerimize, ev halkımıza hediye götürelim diye, çarşıya pazara çıktık, bir şey yok. Neden?.. Mal, üretim olmayınca; gittik, çarşıdan eli boş döndük. Bir şey almadan döndük. Halbuki bazı ülkelere gidiyoruz. Her şey var, bolluk, bereket, pazarlar kaynıyor, mallar çok… Bir şeyler alıyorsun, götürüyorsun, hediye veriyorsun. Demek ki ticaretler kesâda gider, fiatlar artar.

(Ve eksera fesâduhâ) “Ülkenin fitnesi, fesadı artar.” Fesad tabii bozgunculuk demek… Bozgunculuk çeşitli şekillerde olur.

Bugün arkadaşlarla konuşuyoruz. Arkadaşların bir tanesinin annesi Kafkasya kökenli.

“–Kafkasya’ya gitsek…” diyoruz.

Öbür arkadaş diyor ki:

“–Gidemeyiz hocam, yol emniyeti yok!”.

“–Birkaç araba gideriz.”

“–Bir kaç arabaya para yetmez. Polisine de güvenilmez, askerine de güvenilmez. Yolda çalabilirler, insanın can ve mal emniyeti yok!” diyor.

Bakın bunlar bizim çevremiz, yakın çevremiz. Balkanlardan geçip gitmek istediğiniz zaman veya Avrupa’dan gelmek istediğiniz zaman, bazı ülkelerde bu durum oluyor. Bizim futbolseverler Bulgaristan’a BMV’lerle, Mercedeslerle gitmişler, maçı seyretmişler, dönüşte bakmışlar koydukları yerlerde arabaları yok… Mal emniyeti yok, can emniyeti yok. Kaç araba çalınmış, gitmiş.

Demek ki fesad arttı mı, çok fena oluyor. Düzen oldu mu, iyi oluyor. Dirlik ve düzenlik, kanun ve nizam, güzel oluyor. Emniyet güzel oluyor.

Meselâ, Osmalı zamanında bir vali bir yere tayin olmuş. Demiş ki:

“–Herkes kapısı açık yatacak.”

Kendisine güveniyor, yâni asayişi sağlayacak, güveniyor, tellâl çıkartmış: “Herkes kapısını açacak öyle yatacak, bir tenceresi çalınana devlet bir kazan verecek!” demiş; amma, bir de zabıta vazifelilerine emretmiş, kuş uçurtmamış. Böyle böyle düzeltmiş. Yâni asayiş güzel bir şey intizam, düzen güzel bir şey.

“ALLAH bir kavme kızdı mı, orası bozular, fesad olur.” Fesad Arapça bir kelime; bu devirdeki karşılığı, bozgunculuk veya anarşi… Anarşi dersek millet, “Haa, tamam anladım!” diyor. Fesadı belki anlamaz, belki başka türlü düşünür. Yâni anarşi olur, her türlü işler bozulur. Ticaret de bozulur, fiatlar da artar.

(Veştedde cevri sultànihâ) “Yöneticilerin zulmü artar.” O da bir cezâ… Peygamber Efendimiz, “ALLAH bir kavme kızdı mı, yöneticilerin de zulmü artar.” diyor. Hadi bakalım, sultan asayişi sağlamakla görevliydi, huzur ve sükûnu sağlayacaktı, dış düşmanlara karşı koruyacaktı, içte de bozgunculara karşı koruyacaktı; bu sefer kendisi zulm etmeye başladı. O da bir ceza… ALLAH o kavme gazab ettiği için sultanının cevri artar.

(Ve inde zâlike) “İşte böyle olunca, yâni ALLAH gazab ettiği zaman bunlar görülür. (lâ yüzekki ağniyâuhâ) Zenginler zekât vermemeye başlar. (Ve lâ yaiffu sultànühâ) Sultanlar namuslu, dürüst olmamağa başlar, rüşvet alır, haksızlık yapar, cevreder; yâni iffetli olmaz, temiz, namuslu, iffetli çalışmaz. (Ve lâ yüsalli fukarâühâ) Fakirleri de namaz kılmaz, dua etmez bir duruma düşer.”

İlk başta ALLAH gazab ediyor. Gazab ettikten sonra, toplumun göstergeleri kırmızıya dayanıyor, alarm zilleri çalmağa başlıyor, her şey bozuluyor. Ondan sonra, zenginler zekât vermiyor, fakirler namaz kılmıyor, sultanlar iffetli olmuyor, rüşvet vs. vs. her türlü berbatlık oluyor.

Aziz ve sevgili kardeşlerim, bu hadis-i şerifler çok önemli! Bunlara dikkat edelim, bunların gereğini yapalım!..

Onun için ben hadis-i şerifi okuyunca, “Gereği nedir?” diye de düşünüyorum. Düşüncemi de size söylüyorum. Demek ki ALLAH bir kavme gazab edince böyle böyle olduğuna göre, bir kere şöyle düşünebiliriz:

–Bu göstergeler bizde var mı?..

Varsa, o zaman ALLAH bize gazab etmiş demektir. Ne yapmamız lâzım? ALLAH’ın gazabından kurtulmamız lâzım. ALLAH’ın gazabından kurtulmak nasıl olur? ALLAH’ın emrine tekrar dönmekle olur, emrini tutmakla olur. Haramlardan sakınmak, kaçınmakla olur. İbadetleri yapmakla olur, dua ile olur. İş böyle düzelir.

ALLAH’tan insanı hiç bir şey kurtaramaz. Bir insanı cezâlandırmak murad etti mi; cümle cihanın halkı yardıma gelse, onu ALLAH’ın cezâsından koruyamaz. ALLAH bir insanı veya bir kavmi kurtarmak isterse; cümle cihan halkı üstüne saldırsa, zarar veremez, ALLAH onu kurtarır. İbrahim AS’ı ateşten kurtardığı gibi.

O halde görülüyor ki sevgili kardeşlerim, bu işin manevî kanunu çok açıktır. ALLAH’ın sevgili kulu olmağa çalışmak lâzım, ALLAH’ın rızasını kazanmağa çalışmak lâzımdır. ALLAH’ın sevgili kulu olunursa, işler düzeliyor. ALLAH’ın kızdığı işler yapılınca, ALLAH belâyı gönderiyor, musîbeti gönderiyor, işler berbat oluyor, her şey bozuluyor. Zenginler zekât vermiyor, fakirler dua etmiyor, ibadet etmiyor, sultanlar cevr ü cefa ediyor, iffetli olmuyor, rüşvet alıyor, haksızlık ediyor… filân.

Onun için gelin, bu mübarek cuma gününde tevbe edelim. Bir daha günah işlememeğe azm ü cezm ü kasd eyleyelim. Bundan sonra da hakîkaten, merdâne verdiğimiz sözü tutalım, iyi insanlar olalım. ALLAH-u Teàlâ Hazretleri bizi hem dünyada, hem âhirette, musîbetlerden, belâlardan, azablardan, ikàblardan korusun… Rahmetine erdirsin, aziz ve bahtiyar eylesin… Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin…

Bi-hürmeti esmâihil-hüsnâ ve habîbihî muhammedinil-mustafâ sallallàhu teàlâ aleyhi ve âlâ âlihî ve selleme teslîmen kesîrâ…

*prof. dr. Mahmud Esad Coşan RH.

11356700_932535336805058_1774642207_n

Musibet, kuraklık, kıtlık, hasılat veya hayvanata arız olan afetler, arazi zayiatı ve zelzele gibi her türlü zararlara şamildir. Ayrıca, ölüm, hastalık, açlık ve yoksulluk gibi canlara taalluk eden acılardır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur:

    “Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!”1

Bütün musibetler ALLAH’ın ilmi ezelisinde veya Levh-i mahfuzda yazılmış bir takdiridir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

    “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, ALLAH’a göre kolaydır.”2

Bela ve musibet, hedefine isabet eden bir mermi gibi, insana şiddetle dokunur. Eflatun’un dediği gibi; “Musibetler ALLAH’ın oku, hedef ise insandır. “eynelmefer” nereye kaçacaksın.”

Bu dar-ı imtihanda hiç kimsenin asude bir hayat yaşadığı vaki olmamıştır. İnsanın yaratılışından beri hal, bu minval üzere devam etmektedir. Bu değişmez ezeli bir kanundur, kıyamete kadar da böyle gidecektir. Bu dünya bir imtihan salonu olduğundan insanlar çeşitli şekillerde imtihana tabi tutulmaktadırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v); “Dünya dar-ül meşakkattır.” buyurarak, dünyada rahat, huzur ve gerçek saadetin olmadığını vurgulamışlardır.

Ağır belâ ve musibetlerin insanların üzerine yağmur gibi dökülmesinin nice hikmetleri vardır ki, onu ALLAH’tan (c.c) başka kimse bilemez. Cenab-ı Hakk’ın kullarına emrettiği ibadetlerin bir kısmı malî, bir kısmı da bedenîdir. Namaz, oruç, zekât, hac ve tefekkür gibi ibadetlerin dışında hastalıklara ve musibetlere sabır ve tahammül etmek de bir ibadettir, tevekkül ve kulluğun esasıdır. Bu bakımdan başa gelen bela ve musibetlere sabır ve tahammül zaruridir.

Sabır, bir insanın başına gelen bela ve musibetlere feryad-ı figan etmeden dayanması, uğradığı dert ve belalardan dolayı ALLAH’tan gayrisine arz-ı şekva etmemesidir. Sabr-ı cemil sahibi olan olgun bir mümin, bu mihnethaneyi dünyada başına gelen musibetlerden dolayı metanetini muhafaza edendir. Bir insanın kadir ve kıymeti başına gelen bela ve musibetlere gösterdiği sabır ve mukavemet nisbetindedir.

Sabreden bir kul, necat ile müjdelenir. Sabır acıdır ve nefse ağır gelir, lakin bir şifalı ilaç kadar faydalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

    “Asıl sabır, musibetin ilk anında olanıdır.”

buyurmuşlardır. Bu hal çok zordur, ama çok değerlidir ve akıl almaz büyük mükafatlara vesiledir. İlk musibet anındaki gibi keder ve üzüntüler devam etse, hayat azap olur ve yaşanmaz bir hal alır. Bu bakımdan nisyan da büyük bir nimettir ve bir lütf-u ilahidir.

Bela ve musibetler imtihan içindir. Belaya tahammül insanı yüceltir. Ruhunu temizler, vicdanına huzur ve kalbine inşirah verir. Sabır, sebat ve hüsn-ü niyet ile imkansız görünen şeyler mümkün hale getirilir ve kolaylıkla halledilir. Cenab-ı Hakk’ın nazarında en makbul ameller, en güç olanlarıdır. İ’la-yi kelimetullah uğrunda cihad etmek pek zordur, fakat amellerin en en efdalidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v)

    “Amellerin en efdali, zor olanıdır.”

buyurarak bu hakikatı ifade etmişlerdir.

İbrahim Bin Ethem buyurdular ki:

    “Öbür dünyâda terâzide en ağır amel, burada bedene en zor gelenidir.”

Sabır o kadar güzel bir haslettir ki, bir çok fazilet onun ile kemal bulur. Sabrın kadir ve ehemmiyetini ifade eden bir çok ayet ve hadis vardır.

    “ALLAH sabredenler ile beraberdir.”3

ayeti sabrın ne kadar mühim olduğunu nazara vermektedir. Bir musibet ne kadar elim ve büyük olursa olsun, madem ki ALLAH onunla beraberdir, o musibet hakikatte musibet sayılmamalıdır. Bir kul için bundan daha büyük bir izzet, şeref ve lütuf olabilir mi?

Peygamber Efendimiz de

    “Sabır bütün huzur ve rahatın anahtarıdır.”,

    “Sabreden zafere ulaşır.”,

    “Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.”,

    “Acele şeytandan, teenni ve sabır ALLAH ‘tandır.”,

    “Halim (sıkıntı ve belâya karşı tahammüllü ve sabırlı olan) insan, peygamberlik mertebesine yaklaşır. “4

gibi birçok hadis-i şeriflerinde sabrın ehemmiyetini vurgulamaktadır.

Bedidüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

    “Ve sabırsızlık ise ALLAH’tan şikayeti tazammun eder. Ve efalini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub Aleyhisselâmın ‘Ben derdimi de üzüntümü de ancak ALLAH ‘a şikayet ederim.’5 demesi gibi olmalı. Yani: Musibeti ALLAH’a şekva etmeli, yoksa ALLAH’ı insanlara şekva eder gibi, ‘Eyvah! Of!’ deyip, ‘Ben ne ettim ki, bu başıma geldi.’ diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır. “6

Evet, şekvanın en tehlikeli ciheti Cenab-ı Hakk’ı halka şikayet edip halini ve derdini insanlara anlatmaktır. Yoksa dert ve kederini Cenab-ı Hakk’a arz etmek, O’na sığınmak sabr-ı cemil olmaya münafi değildir. Melce-i kainat ve menba-ı hayrat olan Cenab-ı Erhamürrahimin kulun kendisine derdini arz etmesinden, niyaz ve duasından, havf ve recasından memnun olur. ALLAH (c.c) kalbi kırık ve kederli bir kulun enin ve ağlamasını sever, haşiyane ilticasından hoşlanır. Barigah-ı rahmetpenah kullarının melcegâhıdır, sığınacak kapı yalnız O’nun kapısıdır. O’na açılan hiçbir el boş dönmez. Musibetzedelerin ilticaları, samimi nida ve niyazları asla red olunmaz. Hele kalbi kırık ve bağrı yanık bir felaketzedenin eninleri zaman olur ki, arş-ı aladaki meleklerin niyazlarından daha ziyade hüsn-ü kabule mazhar olur.

Cenab-ı Hak, sevdiği bir kulunu bela ve musibetlerle imtihan eder. Bazen de bir dert ve keder onun geçmiş günahlarının affına vesile olur. Bazı musibetler de kulu kurb-u ilahiye mazhar eder.

c_ywhjwxgaaaon2

Evet, sırrı rububiyet, insanların sabır, sadakat, ihlas ve teslimiyetine, istidat ve kabiliyetine göre tecelli eder. Cenab-ı Hak her kulun sabır ve teslimiyetine göre muamele eder ve ona göre mükafatlandırır. Kimi sıfat-ı cemal, kimi de sıfat-ı celal altında terbiye olunur. Bazı kullarda da hem celal ve hem de celal altında terbiye olunurlar. Cenab-ı Hakk’ın öyle muameleleri vardır ki, görünürde kahir engiz, fakat hakikatte lütuf ve ikramdır. Bir arif-i billahın dediği gibi,

    ”Hahr-ı ilahi, kahr-ı mahz yani sadece kahir olamaz. O kahir altında nice lütuf ve kerem saklıdır.”

Beşeriyet makamı acz ve fakr makamıdır. Kul, başına gelen her hangi bir musibetten dolayı kazaya rıza göstermeli, ALLAH’ın her hükmüne razı olmalıdır ve o belanın izalesi için de O’na iltica etmelidir. Zaten kula bela gelmesinin bir hikmeti de, onun, Cenab- Hakk’a iltica etmesi içindir.

Sabredenler ALLAH’ın “Sabur” ismine mazhar olurlar. ALLAH’ın bir ismi olan “Sabur”, O’nun acele etmekten münezzeh olduğu anlamındadır. İnsanın fazileti, şu fani alemde necatına vesile ve hakkında hayırlı olacak şeyleri acele etmeden istemesidir. Demek ki, acele etmek, bir şeyi vaktinden evvel istemek, şeytanın vesvesesinden ileri gelir. Sabır ve teenni ile hareket etmek ise Tevfik-i ilahinin eseridir.

İnsan, fıtratının gereği olarak çok acelecidir, her hatırına geleni hemen elde etmek ister. Arzu ettiği şeylerin akibetini pek düşünmez. Ahiret nimetlerini bile dünyada görmek ister. Halbuki dünyadaki bütün nimetler ahiret nimetlerinin bir gölgesi hükmündedir. İnsan bundan gafil olarak gölgeyi asıl zanneder, ona çalışır, onun olması için dua eder ve bunda da aceleci davranır. Nitekim Cenab-ı Hak, bir ayette mealen şöyle buyurmaktadır:

    “İnsan, bazen şerri, tıpkı hayrı istercesine ister. Pek acelecidir bu insan.”7

Bu ayetten de anlaşıldığı gibi insan, kısa aklıyla, hak ile batılı tefrik edemediğinden, çoğu zaman nefsine tabi olarak fani zevklerin peşine düşer ve onları talep eder. Bir dirhem hazır lezzeti, ebedi hayattaki batmanlarca lezzete tercih eder. Maksuduna sabır ile ulaşması lazım gelirken, acele ettiğinden dolayı ondan mahrum kalır.

Cenab-ı Hak, bu kâinatı bir anda değil, altı günde yani altı devrede yaratmıştır. Kâinatın meyvesi olan insanlar, hayvanlar ve bütün nebatatlarda da bu tedriç kanunu cereyan etmektedir. İnsan vücudu bir anda kemale ermediği gibi, bir çekirdek de bir anda ağaç olmaz. Bu bakımdan insan, bu fıtrat kanununa riayet ederek, her şeyin bir anda olmayacağını düşünmeli, işlerinde acele etmek yerine sebeplere riayetten sonra neticeyi ALLAH’tan beklemelidir.

Sabır ve teenni ile hareket etmeyip, acele edenler maksuduna ulaşamazlar. İnsan birçok belâ ve musibeti sabır ile aştığı gibi, meşru arzu ve isteklerine de ancak sabır ile nail olur. Hususan en şerli ve en zalim insanların taarruzlarına maruz kalan büyük zatlar, o eza ve cefanın altında “kahharane fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri “ni ve inayetin iltifatını görmüş, kemal-i sabır ile tahammül etmiş ve maksutlarına ulaşmışlardır. Zira, Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfıki sabırlı insanların üzerinedir.

İnsan üç sabır ile mükelleftir. Musibete karşı sabır, masiyetten sabır ve taat üstünde sabır.

1. Musibete Karşı Sabırdır: ki, tevekkül ve teslimiyetin semeresidir. Hastalık musibetine maruz kalanlara en güzel misal, sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb (as.)’dır. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette Eyyup (a.s)’ın sabırlı olduğunu şöyle ifade etmektedir:

    “Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima ALLAH’a yönelmektedir.”8

Hz. Eyüp (a.s) sabrı ve teslimiyeti sayesinde “seyyid’ül sabır” ünvanına mazhar olmuştur.

Evet, musibet ve belâların en şiddetlisine başta peygamberler, sonra evliyalar ve derecelerine göre diğer müminler maruz kalmışlardır. Evet, bu dar-ı dünyada en büyük bela ve musibetlere, dayanılmaz meşakkatlere uğrayanlar onlardır. İnsanlığı irşad için vazifelendirilmiş olan peygamberler akıl almaz eza ve cefalara maruz kalmışlardır. Meselâ Hz. İbrahim (a.s) Nemrut tarafından ateşe atılmış, Hz. Eyüp (a.s) dayanılmayacak hastalıklara duçar olmuş, Hz. Yusuf (a.s) kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve bazı peygamberler de acımasızca katledilmişlerdir. Şiddetli musibetlerin peygamberlerin başına gelmesi, onların derecelerini artırma hikmetine matuftur.

Eyüp (a.s) çok sayıda evlada ve mala malik bir nebi idi. Şeytan Cenab-ı Hakk’a şöyle dedi: “Eyüp, hem zengin, hem peygamber, hem de evlad-ü iyale sahip birisi, elbette ki o, sana ibadet ve taatte bulunur. Onu malı ile imtihan et bakalım ki sabredecek mi? Cenab-ı Hak Eyüp (a.s)’ı mallarını telef ederek imtihan etti. Eyüp (a.s) “veren ALLAH, alan ALLAH” diyerek buna sabırla mukabele etti. Şeytan bu kez de evlatlarına bir musibet gelmesini istedi. Cenab-ı Hak bu kez onun çocuklarını almak suretiyle imtihana tabi tuttu. Eyüp (a.s) yine “veren ALLAH, alan ALLAH” diyerek sabırla mukabelede bulundu. Şeytan bu kez de Cenab-ı Hakk’ın onu hastalıkla imtihan etmesini istedi. ALLAH ona bir hastalık vermek suretiyle imtihan etti. Eyüp (a.s) yakalandığı bu hastalık ile uzun zaman mücadele etti. Dört hanımının üçü kendisinden ayrıldı, sadece akrabası olan Rahim’e annemiz kaldı. Bulunduğu köydeki insanlar, Rahime validemize gelerek: “biz senin hastanı görünce rahatsız oluyoruz, onu buradan başka bir yere götür.” dediler. Rahime validemiz Eyüp (a.s)’ı alarak köyün dışına çıkardı ve hayli zaman orada kaldılar. Bir gün Rahime validemiz ateş yakmak için malzeme toplamaya gitti. Döndüğünde hastasının orda olmadığını ve genç bir delikanlının orda olduğunu gördü. O delikanlıya az önce burada bulunan hasta kişinin nereye gittiği sordu. Bunu üzerine Eyüp (a.s ) gülümsedi, ALLAH’ın inayetiyle şifa bulduğunu ve eski gençliğine döndüğünü söyledi. Bu hadise Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

    “Kulumuz Eyyub’u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: ‘Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.’ (Biz ona): ‘Ayağını yere vur! İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su.’, dedik. Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.”9

Bediüzzaman Hazretleri Eyüp (a.s)’ın kıssasından alınması gereken dersi şöyle ifade eder:

    “Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlahiye için demiş: ‘Ya Rab! Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor.’ diye münacat edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve safı, garazsız, lillah için o münacatı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i afiyetini ihsan edip enva’-ı merhametine mazhar eylemiş.”

    “Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın zahiri yara hastalıklarının mukabili bizim bâtını ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünki işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münacat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. Bahusus nasıl ki o Hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar, kalb ve lisanına ilişmişler; öyle de; bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor. “10

Eyüp (a.s) Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle şifa bulup sıhhatine kavuşunca ümmeti tekrar etrafında toplanmaya başladılar. Bir gün bir sohbet esnasında “Ya Eyüp şimdi yeryüzünde senden daha bahtiyar bir kimse yoktur. Bu kadar sıkıntıların ve hastalığın ardından sıhhatine ve eski saltanatına kavuştun.” dediler. Bunun üzerine. Eyüp (a.s) onlara şu ibretli cevabı verdi:

    “O hastalıklı zamanımda her seher vakti Cenab-ı Hak tarafından: “Ya Eyüp nasılsın?” diye bir nida gelirdi. Ben o hastalıktan kurtulduktan sonra artık o ses kesildi. O sesi ve o büyük iltifatı kaybettim. Bu bakımdan benim aldığım, verdiğimin yerini tutmuyor.”

2. Masiyetten Sabırdır: ki, günah işlememe konusunda nefisle ve şeytanla yapılan cihatta sebat göstermektir. Buna en güzel bir misal, çetin ve dehşetli imtihana tabi tutulup, takvası ve iffeti sayesinde bu imtihanı kazanan Yusuf (a.s) ‘dır. Hz. Yusuf’un imtihanı, diğer peygamberlerin duçar olduklarından daha dehşetli, daha elim ve daha zordu. Bunun içidir ki, bir çok ibretli hadiseyi ifade eden büyük bir sure nazil olmuştur.

Bütün gençler bu konuda Hazret-i Yusuf’u (as) kendilerine rehber edinmeli ve o tatlı nimeti, iffet ve istikamet dairesinde geçirip ebedi gençliği kazanmak için azamî gayret göstermelidirler. Kur’an’da Yusuf (a.s)’ın kıssasının anlatılmasının en mühim bir sebebi, gençlere örnek olması içindir.

Güzellikte eşi benzeri olmayan Yusuf’un (a.s) cemalini görenler hayran kalırlardı. Endamının güzelliği böyle olduğu gibi, neseben de en asil bir kavme mensuptu. Çünkü onun soyu peygamberler silsilesine dayanmaktadır. Onun endamının güzelliği, rüya tabir etmedeki mehareti, dünya işlerindeki kabiliyeti ve peygamberlik şerefi gibi nice ali meziyetleri vardı. Bu kadar ali vasıfları kendinde cem eden bir zattan bahseden kıssa elbette Cenab-ı Hakk’ın ifade buyurduğu “ahsen’ül kasas” yani kıssaların en güzeli olacaktır.

Yusuf (a.s.) daha on yedi on sekiz yaşlarında açılmamış bir gül goncası iken kardeşleri tarafından şiddetli bir kıskançlık yüzünden kuyuya atılmış ve yoldan geçen bir kervan tarafından bulunarak köle olarak satılmıştır. Mısır Azizinin sarayında dehşetli ve büyük bir imtihanı ALLAH’ın inayetiyle sabır ve iffeti sayesinde kazanmış, fakat büyük bir iftiraya uğrayarak zindana atılmıştır. Ancak, ismet timsali ve nübüvvet gibi büyük bir vazifeye ehil bir fıtratta yaratılan Yusuf (a.s.), uğradığı dert ve belalara pek büyük bir sabır ve metanetle karşı koyarak onların üstesinden gelmiş ve sabr-ı celili, sıdk ve emaneti, ilim ve irfaniyle Mısır’da en ali bir makama çıkmıştır.

“Ahsen’ül kasas” olan bu sure-i celilenin ihtiva ettiği öyle âli sırlar vardır ki, ruha ve kalbe inşirah verir. Öyle beliğ bir üslupla anlatılır ki, edipleri hayran bırakır. Bu sûrede din ve dünyaya ait mühim işler nazara verildiği gibi, kadınların tuzağına ve düşmanların ezasına gösterilen tahammül ve sabır neticesinde Cenab-ı Hakk’ın bir kimseye hayır ve lütuf taktir etmesi halinde bütün mahlukatın o kimse aleyhinde olsalar bile o mevhibe-yi ilahiyi ve hükmü değiştiremeye muktedir olamayacaklarının dersi verilmektedir.

Hem bu kıssada hasetin neticesinin hacalet ve mahcubiyet, sabrın neticesinin zafer, kahrın neticesinin surur ve saadet, meşakkatin neticesinin rahatlık, hilenin neticesinin felaket ve firkatin neticesinin de visal olduğu ders verilmektedir. Daha bunlar gibi nice acip ve garip sırlar beyan edilmektedir.

“Gönül kimi severse güzel odur.” sözü bir hakikattir. Yusuf (a.s) güzelliği ile meşhur olduğu gibi Züleyha da, aşk bağladığı Yusuf gibi fevkalade bir cemale malikti. Emsalsiz bir güzelliğe sahip olan Züleyha, mağrip meliklerinden Teymus’un kızıdır. Güzelliği cihana ün saldığından bütün devlet adamları ve melikler onunla izdivaç etmek için teşebbüs etmekte idiler. Fakat Züleyha her gelene hayır cevabı vermekte idi. Çünkü o, rüyasında Mısır tarafından gelecek birisi ile izdivaç edeceğini görmüştü ve onun aşk ve muhabbeti ile yaşıyordu. Nitekim Mısır Meliklerinden Gıtfır adındaki bir melik tarafından uzatılan izdivaç teklifine görmüş olduğu rüyanın tesiri ile hiç düşünmeden evet dedi. Paha biçilmez mücevherler, çeşitli çeyiz eşyaları, cariye ve kölelerle beraber Mısır’a gelin geldi. Mısır’ın azizi kalabalık bir topluluk ile onu karşıladı. Züleyha alem-i manada gördüğü kişinin bu zat olmadığını anlayınca büyük bir üzüntüye kapıldı. Ne çare ki olan olmuştu. Artık yapacak bir şey yoktu. Züleyha büyük bir teessür ve nedamet içerisinde günlerini ah-u eninle geçiriyordu. Bununla beraber, rüyasında gördüğü o zatı intizar etmekte ve onun hayaliyle teselli bulmakta idi. Yusuf (a.s) Mısır Azizi’nin sarayına girdiğinde Züleyha alem-i manada gördüğü güzellik timsalinin o olduğunu anladı ve asıl meftun olduğu cemali temaşa etme lütfüna mazhar oldu. Bu tatlı temaşada meydana gelen bir heyecan ile o hüzün ve kederi bir derece hafiflemiş oldu. Rüyasına olan itimatı arttı ve ümitleri kuvvet buldu. Ancak Yusuf’tan aradığı iltifatı görmeyen ve arzusuna nail olamayan Züleyha onun hapse girmesine vesile oldu. Züleyha’nın o büyük cemal ve kemal sahibi olan Yusuf’a karşı kendisine malik olamayacak bir derecede bir meftuniyet içinde olduğunu duyan saray kadınları, evinde bulunan bir gence gönül bağlamış diyerek onu kınamış ve dedikodu yapmaya başlamışlardı. Bu durum Kur’an-ı Kerimde şöyle ifade buyrulur:

    “Şehirde bazı kadınlar da ‘Azizin karısı, delikanlısından murad almaya kalkmış, sevgi yüreğini yakıp kavuruyormuş, görüyoruz ki, kadın çıldırmış besbelli…’ dediler.”

    “Azizin karısı, onların gizliden gizliye dedikodu yaydıklarını işitince, onlara davetçi gönderdi ve onlara mükellef bir sofra hazırladı. Her birine bir bıçak verdi, beri taraftan da Yusuf’a ‘Çık karşılarına.’ dedi. Görür görmez hepsi onu gözlerinde çok büyüttüler ve (şaşkınlıkla) ellerini kestiler. Dediler ki: ‘Hâşâ! ALLAH için, bu bir insan değil, olsa olsa yüce bir melektir.'”

    “İşte” dedi, “bu gördüğünüz, beni hakkında kınadığınız (gençtir). Yemin ederim ki, ben bunun nefsinden yararlanmak istedim de o, namuslu davrandı. Yine yemin ederim ki, emrimi yerine getirmezse, muhakkak zindana atılacak ve kesinlikle zelillerden olacaktır.”11

Züleyha’yı kınayan o kadınlar, Yusuf’a onun arzusunu yerine getirmesini istediler.

    “Yusuf dedi ki: Ey Rabbiml Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum. “12

Yusuf (a.s)’ın bu niyazı üzerine Cebrail (a.s) ona gelerek şöyle dedi:

    “Ey Yusuf! ALLAH sana selam etti ve dedi ki: Sabret, çünkü sabır, bütün müşkilatların anahtarıdır. Onun akibeti selamettir.”

Hapse giren Yusuf (a.s) burada tam on üç sene kaldı… Kocası vefat eden Züleyha, saraydan uzaklaştı, Yusuf ile arasında ayrılık meydana geldi ve senelerce onu göremez oldu. Yusuf’tan başka hiçbir hayali olmayan Züleyha, ondan ayrı kalmanın teessürü ve iştiyakı ile adeta dünyaya sırt çevirdi ve ona küstü. Babasından ve kocasından kalan o çok sevdiği ve muhafazasına ziyadesiyle itina gösterdiği kıymetli eşyalarını ve mücevheratlarını Yusuf’tan haber getirenlere avuç avuç vererek dağıttı. Az zaman içinde bütün varlığını Yusuf’un uğruna tüketti. Artık malını değil, canını dahi cananı uğrunda feda etmekten çekinmez bir hale geldi. Kalbi Yusuf’un muhabbeti ile dolu olan Züleyha, kuvvetten düştü, zayıfladı, ihtiyarladı, saçları ağardı. Artık Züleyha’nın gençlik ve güzelliğinden hiçbir eser kalmadı. Hasılı, o nadire-i fıtrat, tanınmaz bir hale geldi.

Evet aşk ve şevkin böyle yakıcı ve yıkıcı halleri az değildir. Ancak, Züleyha mazur idi. Çünkü onun maşuku, pırlanta gibi mücessem bir nur idi. Züleyha kaldığı kulübeyi terk ederek mahbubu olan Hz. Yusuf’un devamlı gelip geçtiği cadde üzerinde bir eve nakletti. Aradan uzun yıllar geçmiş ve Yusuf-u Sıddık Mısır meliki tarafından hazinenin başına getirilmişti. Kıtlığın devam ettiği yedi sene boyunca hazineyi çok güzel idare etti. Züleyha sabah ve akşam devamlı geçtiği caddeden Yusuf’u uzaktan da olsa müşahede etme fırsatını kaçırmıyordu. Ancak o, ağlaya ağlaya sonunda gözlerini de kaybetti.

Züleyha o zamana kadar putperestti. Hanesinde sakladığı bir puta gece gündüz ibadet eder ve ondan meded umardı. Fakat tapmış olduğu o puttan bir menfaat göremeyince ona tapmaktan vazgeçerek “Yusuf’un tabi olduğu din ne ise ben onu kabul ediyorum.” diyerek onun dinine girdi. Artık Mevla-yı müteala yalvarmaya ve O’na ibadet etmeye başladı. Hz. Yusuf yine bir gün atları ve maiyetiyle beraber büyük bir ihtişamla caddeden geçerken, Züleyha karşısına geçti ve calib-i rikkat bir tavır ile hüznünü ona arz eyledi. Yusuf onu tanıyamamıştı. Fakat bulunduğu vaziyet rikkatine dokunmuş ve istediği ne ise sorulup yerine getirilmesini emretmişti. Bu emri icraya memur olan kişi onun yanına giderek arzusunu sordu. Züleyha: “Benim istediğimi Yusuf’tan başkası yerine getiremez. Ben bu derdimi ancak ona arz edebilirim.” dedi. O zat durumu Yusuf’a (a.s) arz edince, onu huzura getirmelerini emretti. Züleyha Yusuf’un huzuruna gelince Yusuf yine onu tanımadı ve ne istediğini sordu ve aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti:

– Yusuf sen beni ne çabuk unuttun.

– Ben seni tanımadım, sen kimsin?

– Ben Züleyha’yım.

– Ey esbab-ı mihnetim ve fıtne-i felaketim olan Züleyha, sen hâlâ yaşıyor musun?

– Yusuf, sen benim yaşamamı niçin çok görüyorsun? O kadar merhametsiz misin?

-Hayır asla! Yaşamak her hayat sahibinin hakkıdır. Onu çok görmeye kimsenin hakkı olamaz. Bunu sormamdaki maksadım taaccübümden dolayıdır. Fakat senin hüsn-ü cemal ve melalinden hiçbir eser kalmamış. Bunun sebebi nedir?

– Evet öyle idi, ama şimdi onlardan hiç bir eser kalmadı. Seni zindan-ı beladan çıkarıp bu yüksek makama getiren ALLAH, beni de bu hale getirdi. Aşk ve muhabbetin kahir tokatına uğrayıp da yıllarca ah-u enin içinde uykudan mahrum bir şekilde vakit geçiren bu fani vücutta bir eser-i kuvvet ve esbab-ı saadet alameti olabilir mi?

Yusuf (a.s): “Şimdi benden ne istiyorsun, söyle elimden geldiğince derdine derman olayım.” dedi. Züleyha: “Her istediğimi yapacağına söz veriyor musun?” deyince,

Risalet ile serfiraz olan Yusuf: “Ceddim Halilullah hakkı için her istediğini yapacağıma söz veriyorum.” dedi.

Züleyha: “Önce senin uğrunda ağlayarak kaybettiğim gözlerimin açılmasını, sonra gençlik ve güzelliğimin geri gelmesi için dua etmeni, daha sonra da beni zevceliğe kabul buyurmanı istiyorum.” dedi.

Yusuf (a.s) her şeye gücü yeten Cenab-ı Hakk’a Züleyha’nın arzularının yerine getirilmesi için yalvardı ve peygamberliğinin bir mucizesi olarak Züleyha’nın bu arzuları yerine getirildi. Eski gençliğine ve güzelliğine kavuşan Züleyha’yı zevceliğe kabul ederek onu bahtiyar etti. Bu evlilikten Efrayim ve Miştar adında erkek ikiz çocukları oldu.

Neticede Cenab-ı Hak Züleyha’daki o aşk-ı mecaziyi, aşk-ı hakikiye inkilap ettirdi. Bundan sonra bütün vaktini ibadet ve taate ayırdı. Yusuf ‘a(a.s) “Bırakalım bu fani zevk-ü safayı da durmadan ALLAH’a ibadet edelim.” derdi.

Bediüzzaman Hazretleri bu kıssadan alınması gereken dersi şöyle nazara verir:

    “Ahsen-ül kasas olan Kıssa-i Yusuf Aleyhisselâm hatimesini haber veren “Benim canımı müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!” âyetinin, ulvî ve latif ve müjdeli ve i’cazkârane bir nüktesi şudur ki:

    “Sair ferahlı ve saadetti kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alman hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bahusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firakını haber vermek daha elimdir; dinleyenlere ‘Eyvah!” dedirtir. Halbuki şu âyet, Kıssa-i Yusuf’un (A.S.) en parlak kısmı ki; Aziz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki: Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenab-ı Hakk’tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikat-bîn bir zât, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.”

    “İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belagatına bak ki, Kıssa-i Yusuf’un hatimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürür ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve Iezzet ondadır. Hem Hazret-i Yusuf’un âlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti istiyor. “13

Evet, her bir peygamberin başına gelen bela ve musibetlerde alınması gerek büyük dersler vardır. Mesalâ Yunus (a.s)’ın denize atılması ve Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle oradan kurtulmasından alınması gereken dersi yine Bediüzzaman Hazretleri şöyle nazara vermektedir:

“Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası:

    “Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette münacatı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur. Şu münacatm sırr-ı azımı şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünki o halde ona necat verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünki onun aleyhinde ‘gece, deniz ve hut’ ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. Müsebbib-ül Esbab’dan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer’i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktın altında o lütf-u Rabbaniyi müşahede etti. “

    “İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünki onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.”14

Konuyla alakalı olarak bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.”15 Bu ayette zikir ve duanın ehemmiyeti nazara verilmektedir.

3. Taat Üstünde Sabır: Yani ALLAH’ın emirlerine itaatte devam etmektir. Bütün peygamberler, evliyalar, mürşitler ve müminler göstermiş oldukları bu sabır ile makam-ı mahbubiyete çıkmışlardır. Bu bakımdan her mümin yapmış olduğu ibadetlerine sabır ile devam etmeli ve onları terk etmemelidir.

Geçmiş peygamberlerin başına birçok bela ve musibet geldiği gibi, Hatem’ül Enbiya (s.a.v)’in hayatı da hep meşakkatlerle geçmiştir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v)

    “Hiçbir peygamber benim kadar eza ve cefa görmemiştir.”

buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.

Evet, İslâmiyet’in ilk tesis ve intişarı yıllarında müşriklerin İslam’a karşı düşmanlığı ve hücumu şiddetli idi. Bu karışık ve sıkıntılı zamanlarda Peygamber Efendimiz’in şahsına, ailesine ve sahabelerine karşı yapılan şiddetli ve dayanılmaz eza ve cefalara mukabil göstermiş oldukları fevkalade sabır, soğukkanlılık, metanet, tevekkül ve emr-i ilahiyeye inkiyad akılları hayrette bırakmaktadır. Bu hal beşer takatinin fevkindedir. Zira, Kainatın Fahr-i Ebedisi’ne (s.a.v) başta amcası olmak üzere en yakınları ve Kureyş’in en ileri gelenleri düşman oldukları, her fırsatta kendisine eza ve cefa ettikleri, durmadan tehdit edip, sürekli takip ettikleri halde, İslâm’ın ilanında göstermiş olduğu sabır, metanet, sebat ve kararlılık pek harikadır. Çünkü O (s.a.v),

    “Şimdi sen onların dediklerine sabret.”16

ayetinin gereğince hareket ediyor ve

    “Sabret! Senin sabrın ancak ALLAH’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.”17

ayeti ile teselli oluyordu.

ALLAH’a ve Hz. Peygamber’e düşman olan müşriklerin kin ve nefret gayzını söndürmek mümkün değildi. Bunların başında gelen Ebu Leheb, bütün şahsî imkânlarını kullanmış, iktisadî ve içtimaî boykot uygulayarak Müslümanları çaresiz bırakmak istemişti. Kureyşliler Peygamberliğin yedinci senesi başlarında Müslüman olsun olmasın Hâşimoğulları ile konuşmayı, alışveriş yapmayı ve onlardan kız alıp vermeyi yasaklayan bir antlaşma metnini Kabe’ye astılar ve onun aksine hiçbir hareket yapmamak üzere ant içtiler. Bu muhasara iki seneden fazla sürdü. Bu süre zarfında Müslümanlar çok sıkıntı çektiler. Onlardan herhangi biri alışveriş için çarşıya çıktığında müşrikler tarafından dayanılmaz ezâ ve cefâlara maruz kalıyor, Hac mevsiminde alış-veriş için Mekke’ye gelen tüccarlar Haşimoğulları’ndan herhangi biri ile alışveriş yapacak olsa hemen ona mani oluyorlardı. Ayrıca, bir taraftan ALLAH Resûlü’nun mukaddes başlarına toprak saçılıyor, bir yandan “sihirbaz”, “kâhin” ve “sâhir” gibi sıfatlar ile iftira atılıyordu.

Bütün bu ezâ ve cefalara rağmen, O’nun ashabı içerisinde hidâyet yolundan dönen, yapılan işkencelere dayanamayan, Necip Fazıl’ın ifadesiyle; “şüpheye ve kaygıya düşen, nefsine kapılan, içi burkulan, imân duygusu gölgelenen, küfre kayan veya kayar gibi olan tek kişi olmamıştır. Sarsılmaz bir imana ve çelik gibi bir iradeye sahip olan o alicenap sahabelerin yüzünde derin bir tevekkül, teslimiyet, huzur ve emniyet” okunuyordu.

Nihayet ALLAH Resûlü, Medine’ye hicret etmeğe mecbur bırakılmasına mukabil, O’nun göstermiş olduğu eşsiz sabır, müminlerin muzaffer ve İslâm’ın galip gelmesine vesile olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v) hicretten sonra da Medine’de münafıkların her türlü desiselerine ve dedikodularına sabretmiş ve kendisini arkadan vurmaya çalışan İbni Selül gibi Yahudi münafıklarının oyunlarını sabır ve metanetle akim bırakmıştır.

Hz. Peygamber’den sonra İmam-ı Azam ve İmam-ı Rabbanî gibi bir çok mürşit ve müceddid de hapislere atılmak suretiyle çeşitli eza ve cefalara maruz kalmışlardır

Son asırda da başta Bediüzzaman olmak üzere Kur’an’a ve imana hizmet eden ilim ve irfan erbabı her türlü zulüm, istibdat, hapis ve sürgün gibi eza ve cefalara maruz kalmışlardır. Zira, Kur’an nurunu söndürmeye çalışanlar zulümlerini bütün şiddetiyle icra ediyorlardı. Bediüzzaman’ın ifadesiyle;

    “Manalar libas değiştirmiş”…

    “Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bagy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş”18 idi.

Evet, ilim ve irfan yuvaları söndürülmüş, geçmiş ile geleceği birleştiren tarihi bağlar koparılmış, şefkat ve hürmet mefhumları zedelenmiş, ahlak ve haya ile istihza edilmeğe başlanmıştı. Dolayısıyla fazilete, rezalet; rezalete fazilet denilen dehşetli bir asır yaşanıyordu. Himmet erbabı, hiçbir tarihte, onun zamanındaki gibi eza ve cefaya maruz kalmamıştı. İşte böyle bir zamanda Bediüzzaman yatağından fırlayan bir arslan gibi cihad meydanına atılmış, neşrettiği Kur’an Nurlarıyla batı kaynaklı bütün şüphe ve tereddütleri defetmiş, şu milleti düştüğü, daha doğrusu düşürüldüğü, bu elim vaziyetten Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez nuru ile kurtarmaya muvaffak olmuştur.

Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Elleri bağlı, zaif ve hasta bir tek adama ordular taarruz ettiği” hâlde, O, bu gayesinden dönmemiş, davasından zerre kadar taviz vermemiş, eğilmemiş, yılmamış ve yıkılmamıştır. Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifadesiyle “ Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiç bir zalim onu eğememiş. Hiç bir alim onu yenememiş.”

Bediüzzaman, sabır ve metaneti sayesinde gizli zındıka komitelerini tarumar etmiş ve bütün planlarını akim bırakmıştır. Onun beşer takatinin üstündeki bu harika metanet ve gayretini, sabır ve tahammülünü, celadet ve şecaatini tarih hakkıyla takdir edip, hayranlıkla yad edecektir.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, daima müsbet hareket metodunu uygulayıp, bedduayı bile menfi hareket saymış, talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) ‘i kendisine rehber edinen Bediüzzaman, kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp zulmedenlere bile hakkını helal ettiğini ifade etmiştir. Bu bakımdan onun hayatı sabır ve metanetin en güzel örneklerinden biridir.

Şimdi dünyanın her tarafında hem kemiyeten ve hem de keyfiyeten gelişen ve büyüyen azim bir cemaat var. Bediüzzaman Hazretlerinin,

    “Ben rahmet-i İlâhîden ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek…”19

müjdesi tahakkuk etmektedir. Bediüzzaman Hazretleri yapılan eza ve cefalara tahammül ederek yazmış olduğu altı bin sahifelik bir marifet hazinesini alem-i insaniyete miras bırakarak huzurla huzur-u İlâhiyeye gitmiştir. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risale-i Nurdaki ulvi hakikatler îman, marifet, ahlak, edep ve irfan sahasında büyük fütuhatlar yapmış, başta Arapça ve İngilizce olmak üzere kırktan fazla dile çevrilmiş ve Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarına kadar ulaşmıştır.

Artık bugün dünyada en güzel ve en tesirli konuşan insan Bediüzzaman’dır. Şarktan ve garptan ve dünyanın her tarafından gelen ses onun sesidir.

Hem yine gençlere ALLAH’ı ve ahireti anlatarak onların sefahattan kurtulmaları için gayret gösteren ve bu yüzden idamına karar verilen Sokrat’ın da idam edilmesine kadar göstermiş olduğu sabır, metanet ve tevekkül onun adını tarihin sayfalarına yazdırmıştır.

Ayrıca, güneşin sabit ve küre-i arzın döndüğünü en evvel keşf ve ilan eden Galile’nin de büyük bir günah işlemiş gibi Hıristiyan Papazlar tarafından zindana atılmasına rağmen sabır ve cesaretle davasını anlatmaya devam etmesi de en güzel bir misaldir. Tarih bu gibi misallerle doludur. İnsanlara hizmet eden himmet erbabının bu yüksek fedakarlıklarına mukabil duçar oldukları ve başlarına gelen dert ve mihnetler onların terakkisine vesile olmuştur.

Bu bakımdan hizmet ve himmet erbabı kişilerin de davalarından dolayı başlarına gelen eza ve cefalara sabır, metanet ve soğukanlılıkla mukabelede bulunmaları gerekir.

Bediüzaman Hazretleri musibetlerin altında nice hikmetlerin olduğunu şöyle ifade eder:

    “…çok zahirî musibetler var ki; İlahî birer ihtar, birer ikazdır ve bir kısmı keffaret-üz zünubdur ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve za’fını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev’i, sabıkan geçtiği gibi o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbanidir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki:

    ‘Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.'”20

Bir kısım musibetler de ihtar-ı rabbanidir. Bu tür musibete maruz kalan bir insan, bunu Cenab-ı Hakk’ın bir ihtarı olarak telakki edip, hemen o hatasından dönmeli ve tevbe etmelidir.

    “Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman, ‘innâlillâlhiveinnâileyhi râciûn’ ‘Biz ALLAH ‘tan geldik ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.’”21 söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O, seni senden daha ziyade düşünür. “22

Bir insan, başına her hangi bir musibet gelirse, onu kendi günahlarının ve hatasının neticesi bilip, tevbe ve istiğfar etmelidir. Başkasının başına gelen musibetlerde ise, “Acaba ne etti de bu başına geldi” diyerek su-i zan etmemeli, aksine “Cenab-ı Hak onu bu hadiseyle imtihan ediyor.” demelidir. Çünkü, belâ ve musibetlerin en şiddetlisi ismet sıfatı ile muttasıf olan peygamberlere gelmiştir.

Gerek ferdin ve gerekse toplumun başına gelen bela ve musibetlerin birçok sebebi vardır. Ahlaksızlık, sefahat, fuhuş, cimrilik ve din düşmanlığının çoğalması, dua etmemek, ölçü ve tartıda hile yapmak, kul hakkına riayet etmemek ve zulmetmek, ana- babaya asi olmak, ibadet ve taatte noksanlık göstermek gibi sebepler bela ve musibetlerin gelmesine vesiledir.

Hz. Eyüp, Hz. Yusuf ve Hz. Yunus (a.s)’ın kıssalarından alınması gereken ibretli dersleri benzersiz bir şekilde izah eden Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin sebep ve neticesini de şöyle ifade eder:

    – Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle Kadere fetva verdiniz ki şu musibetle hükmetti. Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hâzırda mükâfatınız nedir?

    Dedim:

    – Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmâlimizdir: Salât, Savm, Zekât. Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Taalâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten beş sene oruç tutturdu. On’dan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterâkim zekâtı aldı.”

    “Mükâfat-ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş’et eden müşterek musibet, mazi günahını sildi.”

Bela ve musibetlerin gelmesine en büyük vesilelerden birisi de milleti sefahat ve ahlaksızlığa sürükleyen ve her türlü menfi ideolojileri yaymak için çalışanlara karşı tebliğ vazifesinin yapılmaması ve sessiz kalınmasıdır. Bu bakımdan her mü’min ve özellikle ilim ve irfan erbabı olanlar, bu tür menfi ideolojilere karşı mücadele etmelidirler. Aksi hâlde suçlularla beraber masumlar da perişan olur. Nitekim bir ayette şöyle ifade buyrulur:

    “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. (masumları da yakar) ”23

Bir geminin herhangi bir yerinden delik açan bir kişinin yapacağı tahribat hem ona göz yumanların hem de bundan haberi olmayanların denizde boğulmalarına sebep olacaktır. Onun için böyle bir musibete baştan meydan vermemek, çok dikkatli olmak ve bu fiili yapan kişi veya kişileri men etmek herkesin vazifesidir. İçlerinden bazılarının bile buna engel olmaları diğer insanları bu felaketten kurtaracaktır. Aksi halde herkes “bana ne der” ve bir şey yapmazsa hepsi felakete sürüklenir.

Bu bakımdan her Müslüman iktidar ve kabiliyetine göre ölünceye kadar iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla vazifelidir. Cenab-ı Hak bu vazifeyi yerine getiren Müslümanları şöyle methetmektedir:

    “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…”24

    Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:

    “Senin Rabbin, halkları salih ve ısla edici iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.”25

Bu ayetlere göre her Müslüman, Kur’an’ın bu emrini yerine getirmekle manen mükelleftir. Müslümanlar birbirlerinde gördükleri hata ve yanlışlıkları yumuşak bir dille düzeltmeye çalıştıkları gibi, küfür, şirk ve dalalet içerinde yaşayan insanlara da tebliğ ile doğru yolu göstermekle vazifelidirler. Nitekim Salih (a.s)’ın kavminin başına gelen o elim hadiseden dolayı Cebrail (a.s): “Yarabbi! Binlerce mümin gece teheccüd namazında iken neden böyle bir bela onların başına geldi.” diye sorunca Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Onlar sadece kendilerini düşünüyorlardı.”

Geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başlarına gelen o elim hadiselerden, bela ve musibetlerden ders alınması bir ayette şöyle ifade buyrulur:

    “De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da daha öncekilerin âkibetleri nice oldu görün.”26

İnsanın gaflet uykusundan uyanmasını gerektiren bir çok ayet, hadis ve tarihi hadiseler varken yine de o uyanmaz, kendini tehlikeye sürükleyecek amellerden sakınmaz.

Bela ve musibetlerden söz etmişken, Ortadoğu’da yaşanan ve âlem-i İslâm’ı ağlatan bu son elim hadiseden bahsetmeden geçemeyeceğim. Şunu hemen ifade edelim ki, bugün Irak, Lübnan ve hususen Filistin’de yaşanan zulümler ve çoluk çocuk demeden yapılan katliamlar karşısında dünyanın, İslam ülkelerinin ve özellikle Arap aleminin sessiz kalmaları çok düşündürücüdür. Ne hikmetse Arap aleminin bir kısmı ve özellikle onları idare edenler hâlâ uyanmadılar. Bugün birçok Arap ülkesinin milyarlarca doları Amerikan bankalarındadır ve bu bankaların yüzde ellisinin Musevilerin elinde olduğu bilinmektedir. Yahudiler Arapların parası ile silahlanıp, onları vuruyorlar.

İsrail’in her fırsatta komşularına saldırması şu soruyu sıkça hatıra getiriyor:

Yanı başlarındaki Yahudiler yıllarca durmadan silahlanırken, Araplar neyi beklediler? ALLAH’ın kendilerine vermiş olduğu bu zenginliği nerelerde harcadılar? Neden düşünmediler ki, Yahudiler bu silahları, Amerika, İngiltere, veya Almanya’ya karşı kullanacak değillerdi? Bu silahlar komşu Arap ülkelerini vurmak için hazırlanıyordu.

Yahudiler yıllardan beri Filistinlilere zulmediyorlar. Kadın, çoluk çocuk ve yaşlı demeden katledip, durmadan başlarına bomba yağdırıyorlar. Buna karşılık Filistinliler ancak taş ve sopalarla onlara karşılık verme durumunda kalıyorlar.

Cenab-ı Hak, bir ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmaktadır:

    “Karşıtlarınızı caydırmak için olanca gücünüzle kuvvet hazırlayın!”27

Bu ayet bütün ehl-i imana hitap etmektedir. Düşmana karşı zamanın icabına göre kuvvet hazırlamak gerekir. Evet, onların şerrini def etmek ve saldırılarını önlemek için yeteri kadar kuvvet toplamak bütün Müslümanlar üzerine vaciptir. Zamanın icabına göre silah icat etmek İslam’ın mühim bir emridir. Bu hal sadece belli bir zamana mahsus olmayıp, kıyamete kadar geçerlidir. Aksi halde namus ve izzetimizi, vatan ve milletimizi koruyup muhafaza edemez, perişan oluruz. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) minberde bu ayetin tefsirini yaparken şöyle buyurmuştur:

    “Ey Ashabım! Dikkat edin! Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır.”

Atmak, sadece ok atmak anlamında değil, zamanın gerektirdiği silahı atmak ve kullanmak demektir. Başka bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmaktadır: “Bir ok sebebiyle elbette üç kimse cennete girer. Kâfirleri mağlup etmek niyetiyle ok yapan, onu düşmana atan ve o okların atılmasına yardımcı olan kimse.”

Bugün Filistinliler davalarında haklıdırlar ancak, güçleri olmadığından söz sahibi olamıyor ve haklarını da koruyamıyorlar. Bu zilletten kurtulmanın çaresi, iman ve aklın gereği olan birlik ve beraberliği esas alıp, Cenab-ı Hakk’ın “kuvvet hazırlayın” emrini yerine getirmektir. Kur’an’ın bu emrine uymayan Müslümanlar, şefkat ve merhametten yoksun, canavarlaşmış bir avuç Yahudiye mağlup olmaktadırlar. Başka bir ifadeyle kâfirin attığı bomba, Müslümanın attığı taşa galip gelmektedir. Eğer bu durum böyle devam ederse, söz hep kuvvetlinin olmaya devam edecek ve Müslümanlar da buna boyun eğmeye mecbur kalacaklardır. Haklı oldukları halde, kuvvet hazırlamadıklarından söz sahibi olmayacaklar, hakları hep ellerinden alınacak ve mazlum durumuna düşüp feryat etmeye devam edeceklerdir.

Bediüzzaman Hazretleri: “Madem el hakku ya’lu haktır. Neden kafir Müslime, kuvvet hakka galiptir.” sorusuna verdiği müstesna cevabın bir bölümünde şöyle buyurur: “Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var.” Buna göre, düşmana galip gelmemiz için, kuvveti elimizde bulundurmamız lazımdır. Biz zayıf düşersek ve kuvvet düşmanın elinde olursa, düşmanın bu kuvvet ile bize galip gelmesi kaçınılmazdır.

Artık uyanmanın vakti geldi ve geçiyor. Müslümanların ve petrol ağalarının, zevk ve sefayı bir tarafa bırakıp, İslam alemiyle birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri gerekir. Aksi halde, bu yangın Filistin, Lübnan ve Irak gibi Müslüman devletlere münhasır kalmaz, bütün İslâm alemini tehdit edecek boyutlara ulaşabilir.

    “Ey Âlem-i İslâm! Uyan, Kur’an’a sarıl;
    İslâmiyet’e maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol!”

Ve Ey Kur’an’a bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde nâşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur’an’a yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu’cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalâa etmeye çalış. Lisanın, Kur’an’ın Âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkın da onun mânasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur’anı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun!

Ey asırlardan beri Kur’an’ın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâd ve torunları! Uyanınız! Âlem-i İslâm’ın fecr-i sâdıkında gaflette bulunmak, kat’iyyen akıl kârı değil! Yine Âlem-i İslâm’ın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur’an’ın ve imanın nuriyle münevver olarak İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip hakikî medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu, hal ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır.

Avrupa ve Amerika’dan getirilen ve hakikatta yine İslâm’ın malı olan fen ve san’atı, nur-u tevhid içinde yoğurarak, Kur’an’ın bahsettiği tefekkür ve mâna-yı harfî nazariyle, yâni onun san’atkârı ve ustası namiyle onlara bakmalı ve “Saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-ı imaniye ve Kur’aniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!” demeli ve dedirmeliyiz!..

    “Ey eski çağların cihangir Asya Ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!”

    “Beş yüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur’ân’ın sabahında uyanınız. Yoksa Kur’ân-ı Kerim’in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.”

    “Kur’ân’ın mecrasından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefahet ve şehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur’an-ı Kerim’in saadet ve selâmet mecrasında ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb-ı hayat olan, Hakikat-ı İslâmiye sularını akıtınız.”

    “O Hakikat-ı İslâmiye suları ile bu topraklarda îman ziyası altında hakikî medeniyetin fen ve san’at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve mânevî saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir. İnşâALLAH..”28

“Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.” hükmünce, inşALLAH Filistin’de yaşanan bu son elim hadiseler, İslâm aleminin intibahına, birlik ve beraberliğine, ikitisadi yönden kalkınmalarına ve özellikle Filistin’deki grupların uhuvvetine vesile olacaktır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur:

    “… Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için daha hayırlıdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. ALLAH bilir, siz bilmezsiniz.”29

Her güzel şey, kahharane bir fırtınanın peşinden geliyor. Gök gürültüsü ve şimşeğin ardından yağmurun gelmesi gibi, annenin çektiği azîm sancı da evlâdı meyve veriyor. Aynı şekilde, toprak altında parçalanıp dağılan bir çekirdeğin kalbinden de muhteşem bir ağaç vücuda geliyor.

Dünyaya yeni gelen bir çocuk, diş sahibi olmak için damaklarının yarılmasına rıza gösteriyor ve çektiği o acının sonunda inci gibi dişlere sahip oluyor. Ve nihayet insan da bu dünyada çeşitli eza ve cefalara, bela ve musibetlere düçâr oluyor, neticede vefat edip, toprağın altına giriyor ve orada cesedi çürüyüp dağılıyor. İşte ebedî saadet de, iman ve sabır kaydıyla bu fırtınaların semeresi olarak tezahür ediyor.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“…. nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ: Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur. Ve keza, rahm-ı maderden dünyaya gelen çocuk, mahud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nâil oluyor.”30

Dipnotlar:

1 Bakara Suresi, 2/155.
2 Hadid Suresi, 57/22.
3 Bakara Suresi, 2/153.
4 Hatibi Enes (ra.)’dan rivayet ( Muhtar’ü-1 Hadis, A. Fikri Yavuz, Abdullah Aydın.)
5 Yusuf Suresi, 12/86.
6 Mektubat.
7 İsra Suresi, 17/11.
8 Sad Suresi 38/44.
9 Sad Suresi, 38/41-43.
10 Lem’alar.
11 Yusuf Suresi, 12/30-32.
12 Yusuf Suresi, 12/33.
13 Mektubat.
14 Lem’alar.
15 Saffat Suresi, 37/ 143-144.
16 Sad Suresi, 38/17.
17 Nahl Suresi, 16/127.
18 Mektubat.
19 Mektubat.
20 Lem’alar.
21 Bakara Suresi, 2/156.
22 Mesnevî-i Nuriye.
23 Enfal Suresi, 8/25.
24 Âl-i İmran Suresi, 3/110.
25 Hûd Suresi, 11/117
26 Rum Suresi, 30/42.
27 Enfâl Suresi, 8/60.
28 Tarihçe-i Hayat.
29 Bakara Suresi, 2/216.
30 Şualar.

*Mehmed Kırkıncı

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

-*

-*

-*

-*

-*

-*

-*

Âh mine’l aşk

Yayınlandı: 26 Mayıs 2017 / Genel

Eğer aşkı seversen cân olasın

Cihanda bâkî bir zevk ve sürûr şerabını ancak şiir sâkisi sunar. Sözün bâkî kalması hususunda söz yoktur. Kalan ancak O’dur; kalanı bâkî değildir.

Yâ Rabbi! Kendi ikametim için rüsvalık çamuru ve nedamet taşı ile meydana getirdiğim ve onu sıvamak, süslemek için kanlar yuttuğum dağınık birkaç beyti, “Ehl-i beyt-i Nebevî” masumları hürmetine, ma’nâları üzerinde gündüzleri akşama kadar düşünmüş ve onları bir araya getirip bir manzume yazabilmek için gece sabahlara kadar uğraşmış insanlar görüp okusunlar. Zira onlar şâirlik mâdeninden müstesnâ bir inci çıkarmak için ne kadar meşakkat çekmek lâzım geldiğini pek iyi bilirler…

Fuzûlî, benim makamım Kerbelâ toprağı olduğu için şiirlerim nereye giderlerse onları hürmetle karşılamak lâzımdır. Benim şiirlerim altın değil, gümüş değil, inci değil, lâ’l değil, topraktır. Fakat Kerbelâ toprağıdır.

 Hz. Mehmed b. Süleyman Fuzulî

ah_minel_ask.jpg

Gazel
Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

Kad enâre’l-’ışku li’l-’uşşâki minhâce’l-hüdâ
Sâlik-i râh-ı hakîkat ışka eyler iktidâ

Işkdur ol neş’e-yi kâmil kim andandur müdâm
Meyde teşvîr-i harâret, neyde te’sîr-i…

View original post 1.280 kelime daha

​ŞÂBÂN-I ŞERÎF

Yayınlandı: 26 Nisan 2017 / Genel

Şâban ayı, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin ayıdır. Bu îtibarla bu ayda salevât-ı şerîfeye devam etmek lâzımdır. Yine mümkün oldukça istiğfar ve İhlâs-ı Şerîf okumalı, teheccüd ve tesbîh namazları kılmalı ve hatm-i enbiyâ yapmalıdır.

Şâban ayı, şerefli, ulvî, berâta erdirici, ilâhî ihsâna kavuşturucu, mü’minlere rahmet, kâfirlere gazap olan ve ilâhî nûra nâil eden bir aydır.

Bu ayın birinci gecesinde, yani bu akşam, her rek’atte bir Fâtiha, üç Âyetü’l-Kürsî ile bir tesbih namazı kılınır…