YoLMu DaYaNIR

Posted: 26 Ekim 2016 in Genel

​Yüreğimin virdini çekmeye başladı kelimeler Gecenin ıssız ve sessiz gerdanlığına bıraktı Kendini tüm heceler Dualar kalbî Virgüller sonsuz

Mahmûmu’l-Kalb

Posted: 19 Ekim 2016 in Genel

İçinde bu kadar çok nefret biriktirme! Bil ki nefretin bütün uçları keskindir ve iç kanama diye bir şey var!

kalbiselim

“Bu ALLAH’tan korkan tertemiz kalptir, içinde hiç bir günah, zulüm, kin ve haset yoktur.” (İbn”i Mâce, Zühd, 24)

“Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, ALLAH yolunda hicret edenlere, bir şey vermemeye yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler. ALLAH’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (en”Nûr 24/22; Buhârî, Tefsîr, 24/6)

“Rabbimiz kalplerimizde îmân edenlere karşı hiçbir kin bırakma” (el”Haşr 59/10) diye duâ ettikleri belirtilmektedir.

“Ey Rabbim!. kalbime hidâyet eyle, dilimi doğru kıl, göğsümdeki hile ve kin duygusunu gider” diye duâ ve niyâzda bulunmuştur. (Ebû Dâvûd, Vitr, 25; Tirmizî, Deavât, 102)

Bir hadîslerinde de kin ve hasedin insanın dinî hayatını nasıl tahrip ettiğini şu çarpıcı üslubuyla beyan etmiştir:

“Size geçmiş milletlerin haset ve kin hastalığı sirâyet etti. Bunlar kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazırlar demiyorum. Dini kazıyıcıdırlar. Nefsimi kudret elinde tutan Zât”ı Zülcelâl’e yemin ederim ki, sizler îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yayınız.” (Tirmizî, Kıyâme, 57)

Hadis”i şerîfin işaret ettiği üzere fertleri birbirine karşı sevgisiz, düşmanlık hissi besleyen, kin ve nefret duygularıyla dolu olan bir toplumda öncelikle dinî duygular yara almış demektir. Halkımızın dilinde de bu hakikat “hiçbir zaman din ile kin bir arada bulunmaz” ifadesiyle dile getirilmiştir. Dinî duyguların zayıfladığı bir toplumda ise ahlaklı, sağlam karakterli, birbirine saygılı insanların sayısı da oldukça azdır. İşte bundan dolayı kin, yüce dinimiz tarafından kötü görülmüş, kınanmış ve yasaklanmış, Müslüman kalbinin bu kötü hasletten arınması gerektiği üzerinde durulmuştur.

Abdullah bin Amr “radıyallâhu anhüma”‘nın naklettiği bir rivâyete göre Resülullah “sallallâhu aleyhi ve sellem”‘e:

” İnsanların en üstünü kimdir? diye soruldu.

Efendimiz,

Kalbi mahmûm, doğru sözlü olan herkes” diye mukabelede bulundu.

Ashab ise:

Doğru sözlülüğün ne anlama geldiğini biliyoruz ama “mahmûmü’l”kalb” ne demektir? diye sordu.

Efendimiz “sallallalahu aleyhi ve sellem” de şöyle buyurdular:

Bu ALLAH’tan korkan tertemiz kalptir, içinde hiç bir günah, zulüm, kin ve haset yoktur.” (İbn”i Mâce, Zühd, 24)

Kur’an”ı Kerîm de mü’minleri kin ve benzeri kötü huylara karşı uyararak, insanları affetmeye yönlendirir. Hz. Ebû Bekir’in Hz. Âişe’ye iftira eden akrabalarından Mistah’a, bir daha yardım etmeyeceğine yemin etmesi üzerine nâzil olan âyette, bağışlamanın ehemmiyetine şu ifadelerle dikkat çekilmektedir:

Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, ALLAH yolunda hicret edenlere, bir şey vermemeye yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler. ALLAH’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (en”Nûr 24/22; Buhârî, Tefsîr, 24/6)

Bir başka âyette gerçek Müslümanların:

Rabbimiz kalplerimizde îmân edenlere karşı hiçbir kin bırakma” (el”Haşr 59/10) diye duâ ettikleri belirtilmektedir.

Fahr”i Kâinât “sallallâhu aleyhi ve sellem” bir hadîs”i şerîfte Müslümanların birbirlerine haset ve buğz etmemeleri gerektiğini emrederken (Müslim, Birr 32) diğer bir hadîs”i şerifte kalplerde bulunan kin ve nefretin izalesi için hediyeleşmenin lüzumuna şu şekilde değinmektedir:

Hediyeleşiniz; zira hediye kalpteki kin ve nefreti giderir.” (Tirmizî, Hibe, 6)

-*

Senin yerin neresi

Posted: 19 Ekim 2016 in Genel

İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım. [ALLÂH]
Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım. [HABÎBULLÂH]

Eğer aşkı seversen cân olasın

İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım. [ALLÂH]
Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım. [HABÎBULLÂH]

ondan

İnsan, gönül sahibi olduğu için Allah’ın en sevgili mahlûku olmuştur…
Kâinat bu sırrın açığa çıkması için yaratıldı. Allah da insan gönlünde, insan sesi şeklinde kelâmı ile tecelli etti.

O halde bu beden de mukaddeslerin mukaddesi ilâhi bir lem’a var… Vücud, beden işte bu nûr’un muhafazasıdır. Vücudunu temiz tut o halde!

İçini demiyorum. Allah, insanın ruhu ile meşguldür. Cesedi ile değil. Ruh, cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.

Benim iltifât edeceğim, ancak emrimden olan Ruh durur. [17:85]
Şimdi O’nun bulunduğu yeri temiz tut!

İbâdet, insanı bulunduğu halden başka bir hale sokmaz, değiştirmez; var olan bir Nûr’u ortaya çıkarır.

Sen dere içinde birikmiş pisliği temizle suyun tertemiz aktığını göreceksin. [RÛMÎ]

Sen içini süsle, sendeki gizli kokular elbet dışına sızar. Sana senden yakın olan, yalan, haset, gıybet, şehvet perdelerinin altında gizlidir. Kendi güneşini perdeleyen…

View original post 157 kelime daha

İnsanın bireysel kaderinde olduğu gibi millet ve toplumların kaderinde de yaptıklarıyla yüzleşme dönemleri vardır.

Her millet her toplum, her cemaat hatta her şehir; daha doğrusu insanın hayatını şu veya bu şekilde etkilemiş her kurum ve kuruluş yaptıkları zulümlerin karşılığını tatmadan yok olmaz.

Kur’an bu hali bize şu ayetle haber veriyor:

(İnsanların yaptıkları zulüm ve fesattan) dönmeleri için ALLAH, yaptıklarının bazı (kötü/acı) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (Rum, 41)

Yine bir başka ayette “Hiç bir memleket/şehir yoktur ki biz onu Kıyamet gününden evvel (bir kere de olsa) onu helak etmeyeli veya halkını şiddetli bir azâb ile ta’zib etmeyelim! Bu kitapta yazılmış bir kuraldır!” (İsra, 58)

İşte yeryüzünde görülen darbeler, savaşlar, insan eliyle veya semavi yoldan gelen felaketler hep şu sırrın tahakkuku içindir.

Çünkü insan zalûmdur; mübalağalı zalimdir. Gücü eline geçirdiğinde kendinden olmayanı, kendi gibi düşünmeyeni veya menfaatine zarar vereni insafsızca hırpalar, zulmeder. ALLAH insanları kendisine karşı yapmakla görevli olduğu ibadetlerden dolayı değil, ucu diğer insanlara dokunan, onlara haksızlık etmesine neden olan hallerden dolayı ceza verir.

Yıkılan medeniyetler, yeryüzünden silinen milletler, kavimler hep bu yüzden silindiler, helak edildiler. Toplumlar eğer kendi elleriyle yaptıkları fesat ve zulümden dolayı başlarına gelenden ibret almışlarsa az bir felaket ve bedel ile yeniden varlıklarını sürdürmenin bir imkânını bulmuşlardır. Eğer ibret almamışlar ve eski yanlışlarında ısrar etmişlerse sonunda tamamen yok olup gitmişlerdir.

Bu açıdan bakıldığında yeryüzünde hiçbir bela, musibet, zulüm yoktur ki insan onu hak etmeden gelmiş olsun.

Meseleyi bugün yaşanmakta olan darbe konusuna getirecek olursak, eğer şu iktidar böyle bir ikazı hak etmeseydi yaptıklarıyla, bu başına gelmezdi… Eğer şu cemaat ve mensupları kibirleri ve fesatlarıyla şu musibeti hak etmeseydi şu zillet ve rezalet başına gelmezdi. Eğer millet şu felakete maruz kalmayı hak etmemiş olsaydı bu belaları yaşamazdı.

İnsanın başına gelen felaket ve belaların -ölümler dâhil- hiç birisi zulmen değildir. Allah zalim değildir. İcraatı da zalimane değildir, olmaz. Sadece ve yalnızca hak edişlerle başa gelenler, gelip insanı bulur.

Sizi temin ederim zahirde tamamen zulüm gibi görünen şu meselede dahi hiçbir kurşun serseri ve tesadüfi olarak gelip kimseye isabet etmez, edemez. Hepsi bir hak ediş iledir. Biz zahire bakıyoruz göremiyoruz. Ama batında bir hak ediş vardır. Evet, onlar bir zalimin eliyle can vermenin karşılığını Rablerinden alırlar. Fakat o belanın gelip onlara isabet etmesi yine bir yazgı ve hak edişle olur.

Kurunun yanında yaşın da yanması zahirdedir. İnsan zulmeder ama kader-i ilahi adalet eder. Kurunun yanında yaşın da yanması dahi bir adalet ve hikmet iledir. Bir yüzü kadere bakar bir yüzü imtihana…

Biz zahiren zalimle birlikte çok masumun da helak olduğunu görürüz. Zahirde o şahıs şu belanın muhatabı değildir ama darbecilerin zalim kurşunlarıyla can vermiştir veya yaralanmıştır.  Tabii ki bu tür durumlar sadece darbeler ve arbedeler için geçerli değildir. Sel, tayfun, deprem, bulaşıcı hastalıklar vs. için de geçerlidir. İmtihan noktasından baktığında, kurunun yanında yaşın da yandığını görürüz. Ama dalat-i ilahiye noktasından bakıldığında bunun böyle olmadığını görürüz. Çünkü kader, zulmün eliyle dahi adalet eder.

Bu işlerin böyle dönmesi, biraz imtihandandır. Cezayı zahiren hak edenlerle bâtınan hak edenleri ALLAH ayıklayıp cezalandırsaydı, daha hiç kimse iman etmeme gibi bir seçeneği kalmazdı. O yüzden Allah icraatını gizliyor. Belayı zahiren hak edenle bâtınen hak edenlere aynı anda veriyor. Aynı anda cezalandırıyor fakat biz birisini masum (saklı hak ediş) birini zalim olarak görüyoruz. Fakat yine masumen öldürülenler Canb-ı Haktan şehit ücretini alacaktır.

Darbeler, savaşlar ve benzeri insan eliyle gelen büyük felaketler dahi milletlerin saklı cinayetlerinin, zulümlerinin hat edişlerinin top yekün tahakkuk ettirilmesi mevsimidir. Bolca istiğfar edin. Zira şu ateş, sadece zahiren hak etmiş olanları değil çoğu masum görünenleri de yakacaktır. O yüzden siz saklı günahlarınıza bolca tövbe ve istiğfar edin ki gelip ateş sizin hanenize de düşmesin!

Şimdi hükümet haklı olarak şu sergerdeleri cezalandırmak için zecri davranacak. Elbette kurunun yanında yer yer masum da yanacak. Bilin ki bu dahi Allah’ın izninin haricinde olmaz. Onlar bu icraatı yaparken isabet ettiklerinde kadere hizmet etmiş olurlar. İsabet etmediklerinde bu kere de kendileri zulmü yüklenmiş olurlar. İşte insanlığın kaderi bu! İşler böyle sürüp gider. Adaleti mutlakayı temin etme şansımız yok. Niyetlerimiz ve amellerimizle ya adaleti temin ederiz ya yeni zulümlere kapı aralarız… Zalimler inşallah bizzat cezalarını görürler ve müstahaktırlar. Onun yanında cezaya çarptırılacak olanlar da ya saklı hak edişlerinden ya zalime taraftarlıklarından ceza görürler…

Şu meseleyi, her konuya iman noktasından bakmak isteyenler için açtım. Daha da açılabilir amma zaten yazı çok uzadı…

Darbelerin Patronu

Yeryüzündeki çoğu darbelerin zahirdeki sebebi Amerika’dır. Halbuki Amerika bir taşerondur. Yüklenici Firma daima Siyonist Örgüttür. İhaleyi o alır, taşeronlarına yani Amerika’ya İngiltere’ye Almanya’ya vs. dağıtır.

Peki, ihaleyi çıkaran, yani patron kim derseniz, işte o İsrail’dir! İslam coğrafyasındaki işin adı: BOP! (Büyük Ortadoğu Projesi) Projenin asıl adı “Büyük İsrail Devletini İnşa Etme”dir ama bize böyle yutturuyorlar. Yüklenici firma Siyonizm’dir. İhaleyi veren İsrail’dir. İnşa faaliyetini yürütmekle yükümlü taşeron firmalar Amerika, Rusya, İngiltere, Almanya ve İran’dır… Bölgede görülen diğer hizmetleri de daha alt taşeronlara gördürüyorlar. Bunlar da PKK’dır PYD’dir (Özellikle Kürt demiyorum), DEAŞ’tır El-Kaide’dir vs…

Amerika Neden Darbeci

Gazetecinin biri Bolivya Devlet başkanına sormuş:

“Sayın başkan, dünyada darbe olma ihtimali bulunmayan bir ülke var mıdır?”

Başkan tereddüt etmeden “Amerika!” demiş ve eklemiş:

-Çünkü orda Amerikan Elçiliği yok!

Başkanın bu cevabı muhteşem, fakat eksik!

Darbeleri yaptıranın Amerika olduğunu gösteriyor ama nedenini söylemiyor. Neden Amerika darbeci?

Çünkü dünyanın baş belası Siyonizm’in yani İblis Örgütünün merkezi, Amerika’nın başkenti New-York’ta!

Bu örgüt hemen hemen birçok ülkenin içyapısına kendisini monta etmiş vaziyette varlığını sürdürüyor. Yani bildiğimiz iktidar ve siyasi yapılanmaların dışında bir paralel iktidar var. Dünya devletleri içinde bu paralel örgütlenmenin en güçlü olduğu ülkelerin başında Amerika gelir. Birleşmiş Milletler teşkilatını oluşturan tüm ülkelerde yapılanmıştır. ama en güçlü kontrol ettiği ülkeler BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkeler!

Bu paralel örgütün adı Siyonizm! Dünyanın, daha doğrusu beşerin canına kast etmiş bir canavar! Başında da Lusifer[1], yani İblis’in ta kendisi; daha doğrusu ruhunu Şeytana satmış Yahudiler var! Bunlar Musevi toplumunun inananlarına dahi düşmandırlar! Dünya sermayesinin yarısından fazlası bu örgütün hizmetinde… o paralarla dünyanın istedikleri ülkesinde istedikleri melaneti çevirebiliyorlar, cemaat satın alabiliyorlar, iktidar yıkabiliyorlar…

İşte Amerika[2] bu örgütün işgali altında…. Yazık ki Amerikan toplumu hala devletinin ve Amerikan toplumun en kritik ve en hassas odakları ve imkânları bu Siyonistlerin kontrolü altına girmiş. Amerikan Genelkurmayı (Pentagon) onların kontrolünde… Pentagon, adını bile Tevrat’ın ilk beş bölümünden alıyor. Penta!

CFR onların elinde, basın onların kontrolünde, dışişleri onların kontrolünde. Üniversiteler onların kontrolünde, Senato onların kontrolünde. Para ve para kurumlarının tümü onların kontrolünde; dolayısıyla Birleşmiş Milletler’in de efendisi onlar.

Bugün, Hıristiyan ümmeti tamamen onların kontrolü altında! Ben yazılarımda ve konuşmalarımda yeri geldikçe “Müslümanların kurtuluşu, Ancak Hıristiyan ümmetinin bu Siyonist canavarların kontrolünden ve kuşatmasından kurtulmasıyla mümkündür.” diyorum, kastım tam da.

İki Fesad İki Darbe

İsrailoğulları tarih içindeki en büyük darbeyi, kadim Irak (Babil ve Ninova)’tan yediler. Nebukadnezar, Rabbin bir hışmı olarak tepelerine çöktü. Devletlerini ve mabetlerini yıktı, var olanlarını da zincire vurup beraberinde Babil’e götürdü.

Nebukadnezar’ın bu hışmının nedenini anlamak için o günün İsrail toplumunun bölgede sebebiyet verdiği fitne ve fesadı anlamak lazım. Bugünkü İsrail’e rahmet okutacak kadar pervasız, merhametsiz ve bozguncu idiler. Sayısız nebiyi ve peygamberi öldürmüşlerdi. En son olarak onlara büyük bir belanın gelmekte olduğunu haber veren nebiyi meydanda linç ettiler. Eğer Tanah’ın 1. ve 2. Krallar bölümlerini okursanız, emin olun Nebakadnezar’a siz de rahmet okursunuz!

Mamafih İsra Suresi’nin başlangıç ayetleri de özetle birinci fesat dönemlerine temas eder. Cenab-ı Hak İsrailoğullarının iki kere devlet kuracaklarını hatırlatarak her iki devletlerini de fesad ve bela ile anar. “Siz yeryüzünde iki kere fesad çıkaracaksınız.” buyurur. Yani iki kere devlet kuracaksanız, der. Nasıl ki ilk İsrail devleti bölge halkları için bela olmuşsa mevcut İsrail devleti de insanlığın baş belası olmuş durumda. Bunu ben kendi kursağımdan atmıyorum. Bunu Tevrat ve Kur’an haber veriyor…  Kendi hahamları da bunun farkında. Bazı mezhepler de bunun farkında!

Şuna emin olun ki mevcut İsrail devletinin, insanlıktan hınç almaktan başka bir hizmeti olmayacak. Çünkü onun elebaşları “Siyonist teröristler”dir.

Beni İsrail’e ikinci en büyük darbeyi vuran da Roma ve HIristiyanlardır.

Farslar (İran) ise her daim onların hizmetkârı ve oyuncağı olmuştur. Nitekim o dönemde de Farsların[3] yardımıyla Babil ve Ninova boyunduruğundan kurtulup yeniden Filistin’e döndüler. Yeniden Mabed’i inşa ettiler. Fakat bu da kısa sürdü. Bu kere de Roma’nın hışmına uğradılar. Bir türlü sükûnet bulmayan fitne fücur merkezi haline gelmiş Kudüs’e büyük bir ordu ile giren Romalı General Titus, hem Kudüs’ü harap etti hem yeniden inşa edilen mabedi yıktı. Yahudiler 1948’e kadar devam edecek 2000 yıllık bir sürgün hayatına başladılar. Yeryüzüne dağıldılar. Ve maalesef gittikleri her yere melanet taşıdılar.

Bu iki bin yıllık süreçte Hıristiyanların Yahudilere reva gördüğü tavır, insan vicdanını sızlatacak değil yüzünü karartacak cinstendir.([4])

Huyları Hiç Değişmedi

Babil’i ahlaksızlık ve fuhuşla, Ninova’yı para oyunları ve faiz batağına çekerek helak eden Yahudiler, Avrupa (Roma) ve Hıristiyanlardan da tıpkı Babil ve Ninova’ya yaptıkları gibi intikam aldılar. Dileyen, İtalyan gazeteci Giovanni Papani’nin, Gog adlı (Türkiye İş Bankası Yayınları) eserinde Ben Rubin ile yaptığı röportajı bir okusun. Eser, Yahudilerin Hıristiyanlık dünyasını nasıl yüzük gibi parmaklarına geçirdiklerini anlatır.

Yahudilerin insanlıktan intikam almaların bir diğer sebebi de Tevrat’ta yer alan bir hülyadır. Onlara göre “Günlerin Sonu”nda Yahudiler tüm dünyaya hâkim olacak bir krallık kuracaklar.

Esasında manen şu öngörü gerçekleşmiş bulunuyor. Seküler düşünce, inkar-ı uluhiyyet, cumhuriyetçilik, liberalizm, kapitalizm, komünizm ve benzeri, bu çağ insanlarını tanrı tanımaz zavallılar haline getiren fikirler ve örgütlenmelerin tamamı Yahudilerin bilinçli intikam alma operasyonlarıdır. Bu şekilde Hıristiyan ümmetini çökerttiler.  Ve doğal olarak Müslümanlar da bundan nasibini aldı. Hıristiyanları tamamen kontrolleri altına alınca onların gücünü kullanarak İslam dünyasının üzerine çöreklendiler.

1900’lerin başında İsrail devletinin kurulması için düğmeye bastılar. O günün en güçlü devleti olan İngiltere’yi ve kuzeyde tamamen ele geçirdikleri Rusları kullanarak bunu gerçekleştirdiler. 1948’de devleti kurdular. O zamandan beridir de İslam coğrafyasının başı dertten kurtulmuyor. Ardı arkası gelmeyen ihtilaller, olaylar, savaşlar işgaller… 1920’der itibaren Arabistan ve İran dâhil, Siyonist baronların uşağı olmayan hiçbir insanın, İslam coğrafyasında lider olmasına fırsat vermediler. Fırsat bulup iktidar olanları da kontrollerindeki ordularla indirdiler.

Tabi bütün bu çabalar sadece İsrail devletini ayakta tutmak için değildir. Onunla beraber, asıl amaçları olan Büyük İsrail devletini kurmaktır!

BOP denilen proje, Büyük İsrail devletine zemin hazırlama projesidir. Irak o amaçla yıkıldı. Suriye’de yaşanan vahşete Batı o yüzden yıllardır seyirci kalıyor. Bu projenin uzantısı olarak artık sıranın Türkiye’ye gelmesi gerekiyordu. Çünkü Büyük İsrail devletinin kutsal beldesi Harran ve o toprakları besleyecek kutsal beş nehirden dördü (Dicle, Fırat, Seyhan, Ceyhan) Türkiye topraklarında… Türkiye yıkılmadıkça veya o topraklar Türkiye’nin kontrolünden çıkmadıkça amaçlarını gerçekleştiremeyecekler. Şimdilik o bölgeye saldıkları Kürtleri emanetçi sayıyorlar ve güya onların hakkını arıyorlar. Hepsi yalan amma ancak iş bittikten sonra Kürtler de bunu anlayacaklar!

Şimdi baş düşman ilan ettikleri, iktidardan indirmek için dâhilde ve hariçte ne kadar Türk ve İslam düşmanı it, kurt, tilki, yılan ve ayı varsa hepsini kudurtup Türkiye’nin üstüne saldırttıklarının gerekçesi yaptıkları Recep Tayyip Erdoğan bile iktidara gelebilmek için BOP eş başkanlığını kabul etmek zorunda bırakılmıştı… Ne zaman ki ayıktı ve kendi halkından yana tavır almaya başladı bu operasyonlar da başladı.

ASALA, BOP için başlatılan ilk faaliyetti. Kökü dışarda olan bir örgütün etkili olamadığı görülünce içerden PKK’yı ürettiler ve başına da geçmişinde Ermenilik bulunan ve “öc almayı” soy adı yapmış birini getirdiler.

Ben detaya girmeyeceğim. ASALA’dan itibaren Türkiye’yi hedef seçen tüm yerli ve yabancı terör örgütlenmeleri Amerika, Almanya ve İngiltere, zaman zaman da Fransa tarafından desteklenmişlerdir. İsrail, hiçbir zaman bu örgütleri doğrudan destekleme ve sahip çıkma yönüne gitmemiştir. Hep aşağılık hizmetkârlarını kullanmıştır…

Şimdi de aynısı yaşanıyor. Düşünebiliyor musunuz yıllarca bu ülkenin nerede ise her bir hanesinin  malları ve evlatları ile kanından ve  canından feragat ederek İslamın yücelmesi uğruna büyüttüğü bir dini yapılanmanın nasıl bir terör örgütüne dönüştüğünü izliyoruz dehşet ve haşyetle! Aman ya Rabbi! Müslümanın bu imtihanı nereye kadar devam edecek!

……

1980’lerin başında bu planı realize etmeye koyuldular. Onlara göre Büyük İsrail Devleti’nin kuruluş zamanı “2006” idi.  Milenyumu baz almışlardı. Fakat bazı gelişmeler planlarını bozdu. Ortadoğu’da farklı gelişmeler gerçekleşti.

Bana göre beklemedikleri gelişme, iman hareketleriydi. Özellikle de Mısır’daki İhvanu’l-Müslimin ve Türkiye’deki Nurculuk hareketi onların hesabını bozdu.

Siyonistlerin bu hareketlerin gücünü sezmesi bizden önce başladı. O yüzden de bu hareketleri içeriden çökertmek için işbirlikçiler bulmanın çarelerini aradılar.

Müslüman Kardeşler örgütünün bir tarafı siyasi olduğu için onun içine nüfuz etmek çok daha kolaydı. Nitekim birkaç olayın içine çekerek Müslüman Kardeşleri, dünya kamuoyu önünde radikal bir örgüt gibi göstererek değer ve itibar kaybına sebep olmaları kolay oldu.

Ama Türkiye’deki imanî hareketlere başlangıçta fazla nüfuz edemediler. Özellikle siyasi ve sosyal meselelerde  “müsbet hareketi” kendine prensip edinmiş Nurculuğa nüfuz edemediler. Bu çok önemli bir engeldi. Çünkü hem güçlü bir Batı karşıtlığı var ediyor hem de radikal hareket etmiyor; teröre bulaşmıyor, onların planlarına düşmüyor, gaza gelmiyordu… Onların istediği Müslüman tipi, radikal, kavgacı ve en küçük bir tahrike kapılıp kan döküp cinayet işleyen, kafasını kopardığı adamın başında Allahu Ekber diye bağıran ahmak tiplerdi. Planlarını gerçekleştirmek için bu tip Müslüman dünya kamuoyuna sunacakları en makbul malzeme idi.

İşte buna mani olabilecek tüm felsefi akımları ve düşünce gruplarını imha etmeleri gerekiyordu ki İslam büyümesin, İslam gelişmesin ve Müslümanlar uyanmasın.

Bediuzzaman haber vermiş ya “Arap uyanınca İslam uyanır.” diye onlar da o uyanışı önlemek için hiçbir fırsatı kaçırmadılar. Dünya üzerinde gerçekleştirilen büyük terör hareketleri için hep Arap gençlerini seçtiler. Ta ki gerçekten bir uyanış hareketi olduğunda o da terör hareketi gibi lanse edilebilsin. Nitekim Arap Baharı diye başlayan ve benim de alkışladığım o hareketlerin, kendi kontrollerinden çıkmaya başladığın gördükleri an, işe müdahale ettiler ve Suriye’de meseleyi bir Şii ve Sünni çatışmasına dönüştürerek akim bıraktılar… Bugün dünyada Müslüman Kardeşler’in ne bir inandırıcılığı kaldı ne de gücü.

II. Pavlos Vakası

Aynı şey Türkiye’de Nur hareketine yapılmak istendi. Bugün darbeye teşebbüs edenler bundan bir kaç yıl önce de Risale-i Nurları kendi gönüllerince sadeleştirip değiştirmeye kalkıştılar. Hiçbir yalvarış, hiçbir insafa çağrı onları durdurmadı. Şimdi düşünüyorum ki Risaleleri sadeleştirmek dahi bir emir altında yapılan bir kalkışmadır. Sadeleştirme adı altında Risale-i Nur’un dilini bozmak ve kendi eserleri karşısındaki rüchaniyetini yok etmekti!

Allahtan başarılamadı. En azından Diyanet Teşkilatının şu eserlere sahip çıkmasıyla o amaç da şu darbe gibi kadük kaldı.

Bediuzzamanın Risalelerle getirdiği en ciddi misyon, “şahıs esaslı” irşadın yerine Kitabı koymasıdır. Diğer temel esas ise Müsbet Haraket etmesidir. Siyasi ve sosyal meselelerdedaima müsbet hareket etmeyi telkin etmiştir. Onun getirdiği öğretide kalkışma yoktur. Bir şahıs etrafında kümelenip post modern tarikatlar oluşturmak yoktur.

Düşünün ki bu zat, tarikatlardan daha ağır bir bağlılıkla etrafındaki herkesi kendi zatına monte etti.  Adeta hem Allah’ın –haşa- hem peygamberin misyonunu üstlendi. Kedi mensuplarına nerede ise cenneti garanti kıldı. Rasulullah’ı (s.a.v.), kendi dünyevi niyetlerini kabul ettirmenin aracısı yaptı. Bizler de onu, -şimdi daha iyi anlaşılıyor- dış güçlerin ve gizli örgütlerin desteğiyle parıltılı hale getirilmiş hizmeterine(!) kanarak bağrımıza bastık.

Oysa onun Risalei Nur haraketine yaptıklarıyla Pavlos’un Hz. İsa’nın dinine yaptıkları nerede ise birie bir benzeşiyor!

Pavlos Hz. İsa’nın (a.s.) havarisi değildi, aksine düşmanıydı. Tarsuslu bir Yahudi ailenin iyi eğitim almış bir oğluydu. Yeni dini nasıl mihverinden çıkarabileceğine dair uzun çalışmalar yaptı. Sonunda bir plan yaptı ve işe dâhil olmaya karar verdi. Millete duyurdu ki “Ben İsa ile mücadele etmek için Şam’a gideceğim!” Şam yolunda pişman oldu verdiği karar korkunçtu!

Pavlos, Şam yolunda bu yeni dine nasıl darbe vuracağını belirlemişti. Şam’a gitmekten vaz geçti ve Kudüs’e döndü. Güya yolda Rab kendisine hitap etmişti ve demişti ki “Oğlumdan ne istiyorsun!”

Pavlos böylece hem kendisini rüyet alan bir nebi durumuna yükseltti hem de güya İsa taraftarlığı yaparken onu getirdiği tevhit hareketini temelinden yıkıyordu. Pavlos bu düşüncelerle Kudüs’e geldi.

Hz. İsa’nın (a.s.) göğe çekilmesinden sonra, onun etrafında kenetlenmiş olan havarilerin mütevazı bir cemaatleri vardı. Başlarında, Havari Yakup bulunuyordu. Yakup, bir sezgi ile ondan rahatsızlığını gösterdi ve onu cemaate kabul etmedi. bütün çabalarına rağmen Pavlos bir türlü kendisini cemaate kabul ettiremiyordu. Sonra, saf bir yapısı olan ve sonradan Havariler tarafından havari kabul edilen Barnabas’ı ikna etmeyi başardı Pavlos.

Pavlos; etkili konuşan, gözü yaşlı ve vaaz verirken sık sık bayılan bir azizdi(!)… Barnabas’ın ısrarıyla yine cemaate alınmamakla birlikte Pavlos’a karşı olan direnç azaltıldı. Pavlos vaazlarına başladı… Barnabas’ı da yanına alarak Antakya’ya geldi. Çok etkili, çok cerbezeli vaaz veriyordu. Kısa zamanda paganları etkiledi. ve kendine büyük bir cemaat oluşturdu. Fakat Barnabas da ondan şüphelenmeye başlamıştı. Çünkü Pavlos, sünnet ve namaz gibi dinin esasları arasında bulunan bazı meselelere yeterli ehemmiyet vermiyordu. Onları furuattan, teferruattan sayıyordu.

Pavlos Yahudilerin yanına gelince “Tabi ki sünnet olunmak lazım, tabii ki namaz kılınacak!” diyordu, ama Mitralara (yani Tanrılardan olma insanları tanrı edinmiş gruplara) inanan paganlarla bir araya gelince de “İsa da sizin dininizdeki gibi tanrının oğludur. Namaz kılmanıza gerek yok, sünnet olmanıza gerek yok!” diyordu.

Barnabas zamanla onun iç yüzünü görmeye başlamıştı ama artık iş işten geçmişti. Hz. İsa’nın (a.s.) gerçek öğretisi değil, Pavlos’un yaydığı “baba, oğul, ruhu’l-kuds” üçlemesi artık bütün İç Anadolu’ya yayılmıştı. Zamanla gerçek Hıristiyanlık bölgeden nerede ise tamamen silindi ve yerini Pavlos’un, adı Hıristiynlık olan dini öğretisi aldı. Pavlos, güçlenince, dinin ilk hizmetkârlarıyla ilgili şerhler de yaptı. Hz. İsa’nın (a.s.) nişanlısı veya eşi olma ihtimali yüksek olan Maria Magdalena’yı kötü kadın olarak tanıttı. Böylece Hz. İsa (a.s.) bir ilah yapıldı, Pavlos da peygamber muamelesi gördü, kendi öğretisini de Hz. İsa’nın (a.s.) dininin yerine koydu.

İşte aynı seremoni İslam içinde bu çağın tefsiri olan Risale-i Nur’a yapılmak istendi. Eğer risaleleri sadeleştirme operasyonuna Bediuzzaman’ın hayatta olan talebeleri, ittifakla ve sert bir şekilde karşı durmasalardı, Pavlos eliyle Hz. İsa’nın (a.s.) ve Hıristiyanlığın başına gelenler, Nurculuğun ve Nurcuların da başına gelecekti!

Böylece yakın coğrafyalarda İslam’ın farklı toplumsal yorumları olarak okunabilecek İhvanü’l-Müslimin’in başına gelenler Nur hareketinin de başına gelecekti. Eğer şu dönemde Nur hareketi tümüyle evrilebilseydi, belki şu darbeye bile gerek kalmadan Recep Tayyip Erdoğan iktidardan indirilir ve yerine, İsrail ve Amerika’nın arzularını kansız ve sorunsuz gerçekleştirecek bir hükümet iş başına getirilecekti.

…….

O hükümet ne yapacaktı biliyor musunuz?

Kürtlere istedikleri araziyi bırakacaktı demokratlık adı altında. Neresidir oralar?  Harput’tan Tarsus’a kadar olan bölge. Yer yer Toroslar da içinde kalarak!

Nurcuları, bu dönemde iktidarın arkasından çekemediler. Süleymancıların da tepe noktasını etkilediler ama cemaatin tabanına tam nüfus edemediler ve etkileyemediler. Menzil cemaatinden de büyük bir kısım insanı kendi yanlarına çektiler. En azından büyük bir kısmını iktidar aleyhine çevirmeyi başardılar ama Ne nurcuların ne de şu tarikatların temel kitlesini etkileyebildiler. Özellikle Bediuzzaman’ın hayatta olan talebelerinin; tavizsiz bir şekilde iktidarın yanında yer almaları, bütün planları bozdu. Bu zatların ne kadar titizlendiklerini ve asabiyet derecesine varacak kadar iktidara toz kondurmamalarının sebebini, yaşanan şu hadiseleri izledikçe daha iyi anlıyorum!

Meğerse ne büyük bir vartaya karşı vatan savunması yapmışlar. Bunun bir benzeri de 28 Şubat sürecinde yaşandı.

Bakın eğer darbe gerçekleştirilseydi ne yapılacaktı?

Darbenin ilk saatlerinde Türk istihbaratı tarafından Kilis’te yakalanıp acilen İstanbul’a intikal ettirilen darbenin Hatay bölgesi askeri komutanı, yapılan sorgulamasında korkunç itiraflarda bulunmuş. İşte teslim olan o subayın ilk ağızdan itiraflarından bir bölüm:

“İncirlik ABD hava üssünde 12 haftadan beri ABD’den gelen özel ihtisas sahibi subaylarla gizli toplantılar yaptık” diye başlayan askerin itirafları, askeri darbenin başarılı olmasından sonra yapılacaklar hakkında…

“İlk planda 24 saat içinde 8.000-10.000 DEAŞ militanı Türkiye’ye sokulacaktı. İkinci günde ise Irak’ın Şii milislerinden 5.000 milis ve Suriye muhaberatından 1000 ajan Türkiye’ye sokulacak ve bunlar hep beraber İskenderun’a hücum edeceklerdi.

Bu karar, İncirlik’te yapılan ve İran temsilcisinin de katıldığı gizli bir toplantıda verilmişti. O toplantıda darbeci bir Türk subayı da vardı. O toplantıda verilen kararlardan biri de 50.000 Şii milisin silahlandırılıp Türkiye’ye sokulmasıydı.  Para transferleri tamamlandıktan sonra Türkiye’ye sokulacak bu milisler İstanbul ve Ankara’ya; daha da sonra Türkiye’nin her tarafına dağılarak kargaşalar çıkaracaklardı. Ancak İstanbul Boğazı’ndan Avrupa tarafına geçmeyecek, Avrupa yakası Türk darbecilerin idaresine verilecekti. Bundan sonra da ABD’li unsurların silahlandıracağı Kürt milisler bölgeye sokulacaktı. ABD’nin darbeye destek vermesinin temel amacı da bu milislerin silahlandırılıp Türkiye’ye sokulmasına müsaade etmemizdi.”

Bu Türk subayının, neden teslim olduğu meselesine gelince…

İncirlik Hava Üssü komutanının, işler yolunda gitmezse kendisine sahip çıkılacağına dair verdiği sözü yerine getirmemesiydi!

Darbenin yapıldığı ilk saatlerde tamamen sessiz kalan ABD, darbenin hükümet tarafından bastırıldığını anlayınca hemen sessizliğini bozarak hükümetten yana tavır aldığını bildirdi. Bu durum, birçok darbecide hayal kırıklığına sebebiyet verdiği gibi bu subayımızda da hayal kırıklığına sebep olmuş. Çünkü İncirlik Hava Üssü komutanı ile vardıkları mutabakat gereği, “darbenin başarısız olması halinde kendisini ailesi ile beraber İncirlik üssünde karşılayacak ve yine ailesi ile beraber kendisini ABD’ye kaçıracaktı.” ABD ağız değiştirince o da teslim olmaya karar vermiş.

…….

Burada benim dikkatimi çeken şey, bölgeye Şii milislerin sokulması; sonra insanlardan boşaltılıp Kürt milislere teslim edilmesi meselesidir… bu tam da BOP’un istediği şeydir.

Çünkü yapılan planlara göre Arz-ı Mev‘ud diye bilinen toprakların bir an önce üzerinde yaşayanlardan boşaltılması veya artık Irak ve Suriye’de olduğu gibi kimsenin hak iddia edemeyeceği topraklar haline getirilmesinin zamanı geldi de geçmekte…

Türkiye’de güya iktidarı değiştirmek için darbe yapmaya kalkıştıklarını sananlar neye hizmet ettiklerini bilmiyorlar.

Şuna emin olabilirsiniz ey darbe düşkünleri ve iktidar sahipleri, İsrail o bölgeleri kendisi için yutulmaya hazır hale getirinceye kadar durmayacaktır. Böyle olunca Amerika da durmayacaktır. Amerika durmadıkça içimizden daima işbirliğine hazır birtakım hainler çıkacaktır…

Ve bu çabalar, -onların planları çerçevesinde söylüyorum- onların planlarının gerçekleşmesine mani olan şu iktidar sürdükçe de devam edecektir.

Bu, İsrail oğullarının düşüdür. Bu düşü mutlaka gerçekleştirmek isteyeceklerdir. İşte o düşlerinin önündeki yegâne mani, ‘kavim kıran kavim’ Türklerdir. Kur’an ona “Nuhun çocukları” (İsra, 2) diyor. Tevrat ise “Kuzeyden üzerine göndereceğim kırım/ felaket” diye söz ediyor.

İşte İsrail, dolayısıyla Siyonistler, Kur’an’ın[5] ve Tanah’ın ([6]) şu öngörüsünü ters yüz etmeye çalışıyorlar.

Onlar Yeryüzü Kırallığı’nın peşindeler, biz Allah’ın muradının tahakkuku peşindeyiz. Göreceğiz, kimin dediği olacak. İnne’l âkibete li’l-müttakîn.

Ancak şunu söyleyebilirim. Mevcut iktidar ve siyasi ekip, işi sıkı tutmak zorundadır. Zira, Talut’un akibeti, Amelika’nın çabalarıyla yakından alakalıdır… Amerika tüm planlarında başarılı olamazsa bizzat kendisi devreye girerek bir müdahalede bulunmaya kalkışacaktır.

 

[1]) Doların üzerinde gördüğünüz piramitin tepesinde yer alan göz onun gözü. Dolar üzerindeki o işaretler, mutlak hakimiyeti gösteriyor. Bir zamanlar Türkiye’de tam bir uşağı idi onun…

[2]) şu örgüt 11 Eylül’den sonra, iki merkezli olmaya karar verdi. O tarihten sonra Merkezi Çine taşımaya karar verdiler çünkü önümüzdeki dönemde dünyanın Çin’den idare edileceğinin farkındalar. Onlar da Amerika’yı ateşe verip sermayelerinin bir kısmını oraya taşıdılar… Amerika onlar için artık kullanılabilir olmaktan çıktığında orayı da ateşe verecekler. o da çok yakından. 2038 i görenler bu dediklerime de şahid olurlar (MAB)

[3]) Zaman zaman İran ile İsrail’in laf dalaşına girdiğini görürsünüz. İnanmayın. Vallahi yalandır billahi yalandır ve bir kandırmacadır. Yeryüzünde İsrail’in en iyi dostu Farslardır. Birazcık akıl ve izanı bulunanlar, Amerika’nın Irak’ı parçaladıktan sonra neden İran yanlısı Maliki’ye teslim ettiğini, Suriye’de Şii ve İran uşağı Esed’e neden dokunulmadığını biraz düşünsünler!

[4] ) Hitler’i –ki Yahudilerin kendi oyunudur o katliamlar, (tıpkı 11 Eylül saldırıları gibi)  Yahudileri Filistin’e gitmeye mecbur etmek için- bir tarafa bırakırsak Yahudileri, en son Hıristiyanların zulmünden kurtaran Osmanlı’dır. İspanya’dan ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinden getirilip Osmanlı topraklarına yerleştirilen Yahudiler sonradan Osmanlı’ya da ihanet ettiler. Belki yerli Yahudiler değil ama bir Yahudi ön karakol faaliyeti olan Dünya Masonları, Osmanlı’yı içerden yıktılar.

Evet, Osmanlı’yı yıkan Masonlardır. Bugün bu artık hem biliniyor hem itiraf ediliyor. 1826’da Vaka-yı Hayriye ile başlayan süreç sonunda Osmanlı ordusunun ve bürokrasisinin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Amaç, kurulması öngörülen İsrail devletinin önündeki en büyük maniyi kaldırmaktı. Mustafa Reşid Paşa gibi satılmışları bize kahraman gibi gösterip kendi ellerimizle devletimizi yıktırdılar.

O gün Osmanlı topraklarında kurdukları “hain üretme çiftlikleri”ne her gün yenilerini ekleyerek bugüne kadar geldik. Mustafa Sabri Efendi gibi Şeyhülislamları bile hainliklerine alet edebildiler.

Cumhuriyet kurulunca da iş tamamen onların kontrolüne geçti. Bir yığın sahte din adamı, diyanet reisleri, tarikat şeyhleri ürettiler ama Mehdilerin de sahtesini üretip önümüze koyacaklarını hiç düşünemedik. O da oldu, onu da gördük. Sahte Kara Sancaklılar, sahte Mehdi orduları. Kimbilir daha neler göreceğiz… Zaten tarihçiler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir tür saklı İsrail devleti olarak kurulduğunu reddetmezler. Zira Cumhuriyetimizin ‘şekli’ ve ‘şemaili’ ve kapsamı nerede ise tamamen Yahudilerin tasarımıdır. İşte şimdi şu devletin, kontrollerinden çıkmaya başladığını gördükleri için kuduruyorlar. Ellerine geçirdikleri Avrupa ve Amerikalıları ve yerli hainleri üzerimize saldırtıyorlar. Hepsinin dizgini Siyonist iblislerin elinde!

Çünkü yeryüzündeki saklı İsrail devleti bir tek Türkiye değil ki… Başta Amerika, Almanya ve İsviçre olmak üzere çoğu Avrupa ülkesi onların hizmetkârı ve hamisidir. Merkel bir Yahudidir. Sarkozy de bir Yahudi idi. Obama’yı yetiştiren de bir Yahudi… Obama tarihteki ilk örnek değil.

İngiltere’nin başındakilerinin Yahudi olması gerekmiyor. Eski Firavunlar soyundan gelen İngiliz kraliyet ailesi, gönüllü hizmetkârıdır Siyonizm’in!

[5]) “Biz, Kitap’ta (Tevrat’ta) İsrailoğullarına, “Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz.” diye hükmettik. Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, (Kur’an inmeden) önce olup bitmiş bir iştir. Yani daha önce yerine gelmesi gereken bir va’d idi, oldu bitti. (Nebukadnezarın İsrail’i yıkması).

Sonra onlara karşı (Yani devletinizi yıkan Babil ve Ninovalılara –Iraklılara- karşı) size bir rövanş hakkı (üstünlük)  verdik. Sermaye ve (yeryüzünü dağılmış) çocuklar(ınız)la sizi güçlendirdik; sayınızı daha da çoğalttık. (Irak’ın Amerikalılar tarafından işgali ve tar u mar edilmesi)

(Artık ondan sonra) İyilik ederseniz, (çevrenizle iyi ilişkiler kurarsanız) kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz. İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, (yani bugünkü İsrail devletinin küstahlıklarının cezalandırılması zamanı gelince)  yüzünüzü kara etsinler ve daha önce girdikleri gibi yine Mescid’e (Beyt-i Makdis’e veya Süleyman Mabedi’ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik. Yani göndereceğiz.) (İsra, 3-7)

[6]) “Yahuda’da söyleyin, Yeruselim’de bildirin, bağırın, ülkenin her yerinden borular (siren)  çalın. Haykırarak deyin ki “Toplanın, surlu şehirlere girelim. Sion’a doğru sancak dikin. Sığınacak bir yer bulun. Öyle dikilip durmayın. Çünkü ben (Rab) kuzeyden bir felaket büyük bir kırım getireceğim. Milletleri mahveden, ‘kavim kıran bir kavimle geleceğim!” O bir aslan gibi fundalıktan çıktı. Senin topraklarını şaşılacak hale getirmek için yerinden ayrıldı. Ey israiloğlu, şehirlerin harap olacak içinde yaşayan kalmayacak!” (Yeremya, Bab 3, 6-8)

Mehmet Ali Bulut – Haber 7

-*

13620264_120966891675849_6984325222830679069_n

-*

 

İhanetin en ağırı!
Bizim neslimiz darbeler nesli. Bir ömre dört beş darbe ve birkaç muhtıra sığdırmış kaç nesil var yeryüzünde? Biz o şanslı(!) nesiliz.

Biz ordusundan, siyasetçisinden, aydınından, sermayedarından bol miktarda ihanet görmüş bir milletin çocuklarıyız. Hıyanetin her türlüsünü yaşamışız millet olarak.

Ama böylesini hiç yaşamamıştık. Meğerse ihanetin en ağırı arakadan geliyormuş!

Biri çıkıyor din adına, ALLAH adına hareket ettiğini söylüyor. Sen elinde ne var ne yok eteğine döküyorsun. Bir de bakıyorsun ki onun yetiştirdiği insanlar, onun hizmetinde olduğunu söyleyen askerler senin tankını ele geçirip senin üstüne sürmüşler.

Eee işte ahir zaman demek öyle bir şey. Deccalın Mesih postuna, tilki, kurt ve ayının insan postuna büründüğü bir çağ! Batılın hak, hakkın batıl gösterildiği, zalimin mağdur, mazlumun zalim diye sunulduğu, puştluğun, hıyanetin erdem sayıldığı bir çağ.

Artık hiçbir şey bizi hayrete düşürmüyor.  Ama hakikaten, Peygamber efendimizin (asv), ahir zaman ümmetini, o gün ortaya çıkacak “yol göstericiler”in gerçek yüzünü görmemiz için yaptığı ikaz ilginç:

“ALLAH’ım bizi Mesih deccalların ve Süfyan’ın şerrinden koru”

Ne kadar ilginç bir ikaz!  “Deccalın şerrinden bizi koru”!  demiyor. Çünkü mümin, deccalı zaten tanır.  Ama süfyan öyle mi? Mesih Deccal öyle mi?

Onlar, İslam’ın kahramanları, “halaskar” (kurtarıcı) olarak ortaya çıkacaklar. Kimi vatanı kurtarıyorum diye ortaya atılacak kimi ahireti kurtarıyorum diye… Belki başlangıçta onlar da kendi mahiyetlerini bilmeyecekler ama hadiselerin dili çözüldüğünde siretler suretlere yansır!

Bu İşin Sponsuru Kim?

Hepimiz biliyoruz ki her darbenin arkasında harici bir kuvvet vardır. En milli görünen 60 ihtilalinin bile bir sponsoru vardı. Amerika!

18 Eylülün kahramanlarına, Amerika elçisi “bizim çocuklar” demişti. Düşünün ki o darbe olduğunda millet darbe oldu diye Rabbine hamd etmişti. Bu millete neler yaşattılar…

Neden?

Türk milleti ayağa kalkamasın, Türk milleti boyunduruk altında kalsın!.

Arkasında kim vardı? Amerika!

Israrla “Cumhuriyet bir projedir” diyorum yıllardır. Batının bir projesi! Amacı, Türk milletini Batı için tehlike olmaktan çıkarmak olan bir proje! Başarılı oldu.

Düşünün ki dört kıtada ilayı kelimetullah (ALLAHın adını yüceltmek; adaleti yeryüzüne yaymak) için at koşturan bir ordunun en büyük hedefi, laikliği korumak olmuştu. Kendi dindarını, kendi halkını, “Batılılaşmak istemiyor diye…”  camisiyle birlikte bombalamayı düşünecek kadar hain, gözü dönmüş evlatlar yetiştirmek hangi millete nasıp olmuş!

Ve 28 Şubat Derbesi. Postmodern darbe filan dediklerine bakmayın. Basbayağı vahşiyane, gaddara ne, insafsız bir Ebucehil travmasıydı! İslamcıların siyasette güç kazanmasına duyulan tahammülsüzlüğün nefreti!

Onların tek amacı vardı. Bu millet bir daha İslamiyet ile buluşmasın. Çünkü eğer bu millet İslam ile bir kere daha ihya olur ve ayağa kalkarsa sömürü düzenleri bozulacak. Bunu biliyorlardı.

O yüzden de 28 Şubatçıların niyeti bünyeyi bir daha toparlanmayacak şekilde bozmaktı. O yüzden bu süreç bin yıl sürecek dediler.

Temel amaçları neydi? Türk milletini İslamiyet’ten tamamen koparmak ve bütün bütün sukut ettirmek ve İslamiyet hanesine yazılmış bin yıllık tarihini lekedar etemk! Ne idüğü belirsiz, soysuz, kansız bir takım “Türkümsü”lerin, güya ulusalcılık adı altında milleti imha etmek istedikleri bir darbe… Arkasında yine Amerika vardı.

Şimdi bütün bunlardan çok daha ağır bir ihanet ve travma ile karşı karşıya millet! Kendi emeğiyle büyüttüğü, sermeyesiyle beslediği, gözünden esirgediği ve istikbalini teslim etmeyi düşündüğü bir takım insanların, yabancı niyetlerin elinde nasıl bir canarava dönüştüğünü, ne hazin bir ihanete uğradığını görerek kahroluyor.

Bu sefer sponsor gizli de değil. “Stratejik ortak Amerika”, artık bize karşı planlarını gizleme ihtiyacı bile duymuyor.

Şu insanların düştüğü şu hale bakın! Kimin oyuncağı olduklarını nasıl da gösteriverdiler. ALLAH birinin “şemlini” dağıttı mı onu toparlayan kalmıyor işte! Herkesin her müminin bundan kendine bir ders çıkarması lazım!

Yıllarca, bebek ve insanlık katili PKK’yı desteklemek ve silahlandırmak haysiyetsizliğini işleyen Amerika, Türkiye’yi Suriye konusunda ateşe atığıyla kalmadı, varlığı Türkiye için başlı başına bir tehdit olan PYD’yi açıkça desteklemekte beis görmedi.

Türkiye’nin artık dükkânı soyanlarla uğraşmaması lazım! Elbette dükkânı soyanı yakaladığınızda hakkını verirsiniz. Ama dükkânı soyduranı görmek gerekiyor.

Türkiye Amerika ile kavga mı etsin?

Sözüm bu değil. Dış ilişkilerde küslük olmaz. Herkes herkese muhtaçtır. Ne var ki, her seferinde size ihanet eden adama karşı da tedbirinizi alırsınız. Amerika Türkiye için “stratejik Ortak” diyor. Bunu hangi gerekçe ile söylüyor. Bizi aldatmayı sürdürmek için mi, yoksa cidden onun bir takım menfaatlerinin korunmasında bir rolümüz olduğu için mi?

Ben eminim, bizim Amerika’ya bağımlı olduğumuz yanlarımız olduğu gibi onların da bizim bu coğrafyada bulunmamızdan istifade ettikleri şeyler vardır. İşte o noktalarda Amerika’nın canı yakılabilir. Çoktan çok gider, azdan az!

Derbe ve İdam

Türkiye büyük bir devlet olmak istiyorsa –ki şartlar bizi ona zorluyor- acilen kendine özgü kanunlarla hukuk sistemini geliştirmesi gerekiyor. Bizim hukuk sistemimiz kesinlikle bizim değil. Ne İslamidir ne insanidir ne de Türk’e hastır.

Tüm kanunlarımız devşirmedir. Esasında hukuk sistemimiz devşirmedir. Nasıl ki yıllarca bize laiklik adı altında yerel inançları yok eden müstemleke laikliği dayatılmış ise… Aynı şekilde hukuk sistemimiz de adaleti temin edemeyeceğimiz şekilde kurgulanmış.

Batı idam cezası içeren bir hukuk sistemini bize yasaklıyor. Hiçbir kanunun caydırıcı özelliği yok. Seküler ve dinsiz bir inancın ürünü olan bir hukuk sistemiyle, dindar bir toplumu idare edemezsiniz. Bin yıldır adaletin timsali olmuş bir milleti, hukukta Avrupa’ya dilenci kılmış olmak zilletlerin en ağırıdır. Cumhuriyet adı altında kurular sistemin en temel amaçlarından biri de buydu. Harfin yok edildi, dilin yok edildi, kıyafetin yok edildi, tarihin silindi, hainler kahraman kahramanlar hain diye yutturuldu ve nihayet şu noktaya geldik.

Türkiye’de adliye sistemi o kadar laçka ve o kadar caydırıcılıktan uzak ki, hiçbir tedbir kar etmiyor.

Hırsızın, arsızın elini kesin,  zina edeni recmedin, iftira edeni şahitlikten alı koyun, cana kast edenin canına kast edin hukuk olarak, bakın bakalım bu kadar rahat darbe yapılabiliyor mu, bu kadar rahat ihanet edilebiliyor mu?

Türkiye acilen, kısas ve idam cezasını sisteme koymalıdır. Bunu yaparken de Kur’an’ın ve Hukuk’un esaslarını esas almalıdır. İntikamcı bir fikrin eseri olacak kanunlar, önce onu koyanları yer!

Cemat ve Devlet

Hangi türden olursa olsun, devlet asla bir dini yapılanmayı veya bir STK’yı devlete nüfuz edecek kadar kendine yakın tutmamalıdır.

Siyaset kurumu, elbette oy almak için cemaatlerin, tarikatların, kulüplerin üyeline veya diğer benzeri örgütlenmelerin mensupların şirin görünmek isteyebilir. Ancak devletin bürokratik yapısı bu nüfuzlardan salim olmalıdır. Devlet bu hassasiyet üzerine yeniden yapılandırılmazsa bugün şu örgütlü cemaat yarın diğer bir örgütlü STK devlete nüfuz edebilir.

Şu cemaatin belasından kaçarken bu cemaatin himayesine sığınmamalı devlet. Devletin dininin olması da gerekmez. Devletin temel dört ayağı var. Adaleti (gelir dağılımının adilane olmasını) temin, asayişi temin, sosyal rekabet ortamını temin ve bireysel özgürlük ve kabiliyetlerin inkişafına fırsat tanıması. Toplum katmanları veya farklı anlayışlardan birini kendine yakın ötekini uzak tutma olmamalı.

Cumhuriyetin ilk döneminde bu yapıldı. Dindarlar ve halk öcü yapıldı. Şimdi tersi de yapılmamalı. Devlet kişinin dinine bakıp, ırkına bakıp, şu bana yakından bu bana uzaktır diyemez. Tabii ki devlet kurucu halkın geleneklerini, inançlarını ve o halkın varlığını sürdürme gerekçelerini temin etmekle de mükelleftir.

Ancak devlet toplumu oluşturan unsur veya cemaatlerin birini kendine yaklaştırıp ötekini uzaklaştıramaz. Hangi şartlarda olursa olsun!

Devlet kendi “hak” esasları içinde işlemeye bırakılmalı ki devlet beka bulsun, millet dirlik düzenlik bulsun

Her gelenin değiştirdiği bir adliye sistemiyle, hukukun siyasi eğilimlere göre vaziyet aldığı kanunlarla, ne hıyanet durdurulabilir ne paralel yapılanmalar…

Sela Ezan ve Dua’nın Gücü

Önce müsaade edin şu milleti can u gönülden bir tebrik edeyim. Bundan yıllar önce Rusya’da askerlerin bir kalkışması olmuştu da halk askerin karşısına dikilmişti. Hatta Yeltsin o sarhoş kafasıyla bir tankın üstüne çıkıp poz vermişti.

Ben o gün yok mu bizim bir Yeltsin’imiz! Demiştim. Hamdolsun ALLAH bana o yürekte binlerce gencimizin var olduğunu gösterdi.

Millet azametli bir kararlılıkla iradesine sahip çıktı! Menderes asılırken sesi çıkmayan, Özal yok edilirken oralı olmayan, Erbakan kan ter içinde iktidardan indirilirken bir tavır göstermeyen şu milleti, şu hale getiren ALLAHa hamd ediyorum. Ve onda bu direncin açığa çıkmasına neden olan siyasi gelişmelere ve bu gelişmeleri sağlayan siyaset erbabına minnet duyuyorum.

ALLAH ebeden razı olsun. Şu milleti uyandıran, kendi değerleriyle buluşturan, yeniden varlığının ve kudretinin farkına vardıran zevatı minnetle ve saygıyla selamlıyorum.

Ben, bir milletin toplam çabasını, bir tek şahsa verme anlayışını zalimane bulduğum için, bütün bu güzel gelişmeleri tek başına Tayyip Bey’e vermeyi de zulüm sayıyorum. Bugün elde ettiğimiz şu güzel neticelerin husulünde büyük bir kesimin payı var çünkü!

Düşünün tankların, askeri araçların önüne atılan gençleri!

Biri de benim can dostum rahmetli Bekir Lekesiz ’in oğlu Gökhun! Ülkücü bir geçmişten geliyor. Nur yüzlü pırıl pırıl bir genç! Çıkın sokağa, devletinize sahip çıkın, denilince kendine vazife bilmiş ve en yakın yer olan Havaalanına gitmiş.

Bir aracın önüne dikilmiş. Askere “beni de mi vuracaksın! Ben seni seviyorum, in o araçtan. Sen benim askerimsin!” diyor.

Asker araçtan iniyor ve ayağına sıkıyor. Şimdi hastanede tedavi görüyor. Demek o askerde de vicdan varmış… Yeni şu gençlerin emeğini de görmezlikten gelemeyiz.

Tabii ki her davanın büyük bir kahramanı vardır ve olacaktır. Şu darbeyi püskürtmenin en büyük kahramanı elbette ki Tayyib Bey! Dün onu Kısıklı’daki konuşmasını yaparken izledim. Saçları dökülmüş, yüzü acılarla dolmuş, omuzları sorumluluktan çökmüş olarak görünce içim yandı. Ne tür acılar, hıyanetler, sıkıntılar içinde olabileceğini düşündüm ve ona yürekten gelerek dua ettim. O duamı en sona bırakacağım…

Ben televizyon izlemekten ve radyo dinlemekten mahrum dağ başında bir yerdeyim. O gün hattımı da değiştirdiğim ve henüz insanlara da ulaştıramadığım için olup bitenlerin geç farkına vardım. Daha doğrusu Erdoğan Esenkal kardeşimin attığı bir mesaj ile uyandım. Abdurrahman Iraz, benim için ciddi bir referans olan, bugünün Bediuzzaman’ı yerinde saydığım Hüsnü Bayram abiye sormuş, o da demiş ki “Tüm nur talebelerine sesleniyorum. Televizyonların başından ayrılan ve Cevşen okuyup Rabbinize dua edin”

Meselenin ne olduğunu bilmeden Cevşen okumaya koyuldum. Bu arada ulaşabileceğim dostlarımla irtibata geçince anladım ki, paralel bir kalkışma söz konusu imiş. İçimden tuhaf bir şekilde:

-Nihayet yüzünüzdeki perdeyi yırttınız ha!

Bu nasıl bir müsbet hareket, bu nasıl bir nur(!) haraketi, bu nasıl bir cemaat, bu nasıl bir dindarlık ve bu nasıl bir irşad!

Bu insanlar yıllarca darbecilere lanet okumuşlardı güya, şimdi kendileri milletin tankını almış milletin üstüne yürümüşlerdi. Va esafa! Ne büyük aldanış!

Hakikaten bir endişe bürüdü içimi. Sonra o sabah bana gönderilmiş bir rüyayı hatırladım. Bir de kız kardeşimin rüyası vardı. Anlatmaya başlayınca kes dedim. Büyük bir felaket eğeliyor, önleyelim. Anlatma dedim. Anlattırtmadım ve Cuma vaktinde o rüyanın defi için büyük bir sadaka verdim.

Cumadan çıkınca baktım bir mesaj var. Rüyaları ekseriyetle tahakkuk eden bir kardeş mesaj atmış. Hocam ne olur bunu yetkililere de ulatır mühim bir bile yaklaşıyor. Söylediği şuydu. Bugün öğleden sonra Tayyip beyin etrafındaki kalabalığa yönelik bir bomba atılacak. Aman dikkat.

Gece onu aradım ve rüyasını anlattırdım. Tamamını dinleyince içimden Elhamdülillah dedim. Bu darbe akim kalacak inşALLAH dedim!

Bu arada halk da yollara dökülmüştü zaten. Ulaşa bildiğim herkese sakın ümitsizliğe kapılmayın. Direnin düşecekler. Ellerindeki silah sizin elinize verecekler! Başaramayacaklar.

Sonra selalar başladı. Dilimden şu cümleler döküldü:

Ümit var olun. Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür seda İslam’ın sadası olacaktır!

Öyle de olacak inşALLAH. Bütün bunlar onun emareleridir. En zor olanı, suret-i haktan görünen manileri geçmekti. Millet basiretiyle, ferasetiyle o maniyi de geçmişti. Çok şükür. Bin şükür!

Ve Dua

Kısıklı’da Tayyip Bey konuşmasını yaparken yüreğime gelen dua şöyle idi:

ALLAH’ım ona rehberliğini ve yardımını sürdür, elini bırakma.  Onu umudumuz kıldın. Umudumuzu boşa çıkarma!

Ey Rabbim ve Ey göklerin ve yerlerin Rabbi!

Ey benim ve göklerin ve yerlerin yaratıcısı… Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün varlıkları bütün halleriyle teshir eden, itaat ettiren iradetinin, hakimiyetinin, hikmetinin ve rahmetinin hakkı için şu zatın aklını, kalbini ve nefsini kendine kurana ve islama musahhar kıl. Onu İslam’ın hadimi eyle!  Kudretinin mucizelerini onda tezahür ettir. Yanlış yaptırtma. Ona sahip çık.

Onu Rasulünün (sav) müjdesi eyle!

Mademki şu millet, onun hakkında hüsnü şehadet üzere ittifak etmiş, onları mahcup etme! Şu zatı milletin yüz akı yap!

İçimizdeki sefihlerden dolayı bizi cezalandırma!

Şu milleti rehbersiz bırakma Ya Rabbi!

Âlemi İslam’ın kalplerini İmana, İslam’a ve Nura musahhar kıl! Âmin.

*Mehmet Ali Bulut – Haber 7

-*

18.07.2016 - 1

-*

 

KARDEŞ OLABİLMEK

Posted: 08 Temmuz 2016 in Genel

Aynı anne babadan doğan ve ortak değerlere sahip olan kimseler kardeştirler. Hiç kimsenin kardeşini seçme hakkı yoktur. Kardeşler arası ilişkiler;  insanlar arası  yakınlık, bağlılık ve  himaye duygusunun sembolü olmuştur. “Onu kardeşim gibi severim”, “Bana kardeşim kadar yakındır” “Onun yaptığı iyiliği insana kardeşi bile yapmaz” gibi sözler sosyal hayatda sıklıkla duyulur. Bu sözler, kardeşlerin birbirlerine karşı hissettikleri yakınlık, sevgi, bağlılık ve fedakârlık duygularının boyutunu pratik hayattaki yansımaları ile ortaya koyuyor.

Kardeşliğin dünyadaki ilk örneği babamız, insanlığın babası, ilk peygamber  Hz. Adem’in (a.s) çocukları Habil ve Kabildir. Kur’an’da bu iki kardeş ile ilgili anlatılan kıssada bize mesaj olarak ALLAH-kul ilişkilerinde ihlas, samimiyet ve teslimiyetin temel unsur olduğunu öne çıkarmaktadır. Kıssanın diğer masajı ise, kişisel zaaflara esir olunması, ihlas ve samimiyetin hayatımızdan çıkması halinde insanları birbirine yaklaştıran, bağlayan kardeşlik bağının koparak düşmanlığa dönüşmesidir. Bu düşmanlığın kardeşlerin birbirini öldürmelerine sebep olmasıdır. Habil ve Kabil kardeşliğinde yaşanan kişisel zaaflara esir olunmanın sonucudur.

Habil ve Kabil ALLAH’ın yakınlığını kazanmak amacı ile birer kurban sunmuşlardır.Habil’in kurbanı ALLAH tarafından kabul görürken Kabil’inki kabul edilmemişti. Kıskançlığa düşen  Kabil kardeşine yeminle  hitap ederek onu öldüreceğini söyler. Bu durum karşısında Habil, Kabil’e karşılık vermeyeceğini, kendisini öldürmesi halinde onun, her ikisinin de günahlarını yüklenerek cehenneme gideceğini hatırlatır. Sonuçta Kabil kıskançlık krizi içinde  kardeşini öldürmekten kendini alamaz. (Maide, 5/27-30)

Başkalarının sahip olduğuna sahip olma isteği, hem de sahip olduğunu, başkasına kaptırma korkusu, bir ilişkinin veya bir kişinin yitirileceği endişesi olan kıskançlık,  dünyada ilk cinayetin işlenmesine sebep olan hem de kardeş katiline sebep olan çok tehlikeli bir duygudur. Bu duygu insanı devamlı huzursuz ve mutsuz yapar. Psikolojik bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir.

Kardeşlik deyince iki kardeşlik türü aklımıza gelmelidir. Bunlardan biri aynı anne babadan doğan çocukların kardeşliği, nesep kardeşliği, bir diğeri de din ve iman kardeşliğidir.

Nesep kardeşliği aynı karından dünyaya gelmeyi ifade eder. Yani soy kardeşliğidir. Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık”. (Hucurat 49/13)

Din kardeşliği ise; aynı dine mensup olmayı ifade eden kardeşliktir.. İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle itikat ve iman temeline dayanan bir kardeşlik türüdür.  Bu konuda da şöyle buyurulur: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve ALLAH’tan korkup sakının umulur ki esirgenirsiniz” (el-Hucurat 49/10). “  ve siz O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. ” (Al-i İmrân, 3/103).

Kardeş olmak, arkadaş ve dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak demektir; sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak, paylaşmak demektir.  Bu konuyu sevgili Peygamberimiz (sav)hadislerinde şöyle açıklar:  “Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.” (Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71)

Kardeşliğin hayata yansımasının  güzel örneklerini Peygamberimizin (sav) hayatında görmekteyiz. O, bir yandan insanlara ALLAH’ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırmıştır. Bu sistemde Habeşistanlı bir köle ile Kureyşli bir asilzade arasında fark kalmıyordu.

İslam’da kardeşlik denince elbette ilk akla gelen Ensar ve Muhacir kardeşliğidir. Müminler  arasındaki muhabbetin, sevginin, en göz kamaştırıcı örneklerinden biri, Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhacirlerle onlara kollarını açan Medineli Ensar arasındaki kardeşliktir. Medine’ye hicretten 5 ay sonra Resul-i Ekrem (s.a.v), Ensar ile Muhacir bir araya toplamış Medine Sözleşmesi gereği kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi Ensardan olmak üzere 90 kişiyi kardeş yapmıştır. Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî ve manevî yardımlaşma ve birbirlerine varis olma esasına dayanıyordu. Modern dünyanın “toplum dayanışması” dediği ve aradığı oluşumu, Hz. Peygamber (sav), kıyamete kadar yaşayacak olan ümmetine örnek olmak üzere muahat (kardeşlik) uygulamasıyla, daha ilk İslâm toplumunda gerçekleştirmiştir. Bu sebeple müslümanlar, kardeşliği Kitap ve Sünnet ile ilan edilmiş ve Medine İslâm toplumuyla o kardeşliği yaşamaya başlamış bir ümmettir. Kurulan bu kardeşlik hiçbir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur.

İbnu Ömer (r.a) anlatıyor: “Rasulullah (sav)  buyurdular ki: “Müslüman müslümanın kardeşidir.Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse ALLAH da onun ihtiyacını görür.  Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, ALLAH da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, ALLAH da onun ayıbını kıyamet günü örter.” (  Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58, (2580).) Bir gemide bir cani ile dokuz masum bulunsa o caniyi cezalandırmak için o gemi batırılmaz. Bir müminde ise nefreti gerektiren bir kusur bulunsa, sevgiyi, kardeşliği gerektiren yüzlerce vasıf vardır. O halde kusurlar müminler arasında nefret ve düşmanlığa sebep olamaz.

İslam kardeşliğinin temel kuralları vardır. Bunlardan bazıları; güven, sadakat, doğruluk, iyi niyet, hüsnü zan, yardımlaşma, paylaşma, sevgi ve saygı, kardeşi için feragat etmek, kendi ihtiyacı varken başkasını kendisine tercih etmek, merhamet, şefkat, hoşgörü, adalet, sözünde durmak, güzel ve yumuşak sözlü olmak, ziyaret etmek, hediyeleşmek, selamlaşmak gibi güzel davranışlardır.

Her sistem gibi ALLAH katında geçerli hak din olan İslâm da kendi toplumunu belli esaslar üzerine kurmuştur. İnançta tevhid’i; toplum hayatında uhuvvet’i yani kardeşliği esas almıştır. Kardeş olmanın, birlik olmanın yolu Kur’ân’a teslim olmak ve onu yaşamaktan geçmektedir. Bugün maalesef münafıkların ve kafirlerin mezhepçilik, ırkçılık  gibi ağlarına takılan Müslümanlar parçalanmakta, birbirlerini öldürerek kardeşliğe darbe vurmaktadırlar. İslâm dünyasının, münafıkların ve küfür ehlinin oyuncağı olmasının tek sebebi parçalanmışlıktır, tefrikadır (bölücülük, ayrımcılık), kardeş olamamaktır.

“Girmezse tefrika bir millete düşman giremez

Yürekler toplu çarptıkça onu top sindiremez”  Mehmet Akif Ersoy

Asya’nın münafıkları, Avrupa’nın zalim kafirleri, İslam alemine mezhepçilik, ırkçılık silahlarını kullanarak tefrikayı sokmaktalar. İslam aleminin idarecilerinin ve halkının bunun farkında olması elzemdir. Irkçılığın ve mezhepçiliğin önü alınamazsa kardeşliğin tesis edilmesi çok zor.

Gelecekteki olumsuzlukları gören, Peygamber efendimiz (sav) her şarta kardeşlere yardım yapılmasını teşvik etmiştir “Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et” buyurmuş; mazluma yardımı anladık ama zalime nasıl yardım ederiz? diye sorulanca da; “onu da zulmünden vazgeçirirsiniz, bu da ona yardımdır” buyurmuştur.( Buharı, mezalim ) Bir başka hadis-i şerifte müslümanların yek diğerleri üzerindeki hakları şöylece sıralanmıştır: “Karşılaştığında selam ver. Davet edince, icabet et. Nasihat istediğinde nasihat et. Aksırıp elhamdülilah deyince ‘”yerhamükellah” diye dua et. Hastalanınca ziyaretine git. Öldüğünde de mezara kadar cenazesini teşyi et!”( Müslim, selâm)

Peygamber Efendimiz (sav) kardeşlik duygusunu yıpratan, Müslümanları birbirine düşman yapan, olumsuz tutum ve davranışları şu ifadeleri ile yasaklamaktadır:

“Birbirinize haset etmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize arka çevirmeyin. Birbirinizin pazarlığı üzerine pazarlık etmeyin. Ey ALLAH’ın kulları, kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yalnız ve yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez. Kişiye Müslüman kardeşini küçük görmesi günah olarak yeter. Müslümanın müslümana malı, kanı ve namusu haramdır.”(Müslim, Birr ve Sıla, 9)

Günümüzde İslâm dünyası kardeş olamamanın acısını, cezasını ümitsizlik, cehalet, fakirlik ve anlaşmazlık olarak yaşamaktadır. İslam dünyasında bölücülük, ayrımcılık, anlaşmazlık almış başını gitmektedir..Müslümanlar,  insan hakları ihlâlleri, halkına zulmeden idarelerin despotizmi, terör ve savaş altında inlemektedirler. İslâm toplumlarındaki dağınıklık, bölünmüşlük sebebi olarak pek çok şey sıralanabilir. Ancak en önemli sebeplerin başında iman ve ahlâk alanındaki yozlaşma ve aşınma gelmektedir diyebiliriz. Bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelmemiz ancak  kainatın Efendisinin dediği gibi, “Size iki emanet bırakıyorum ki, onlara tutundukça sapmayacaksınız: ALLAHın Kitabı Kur’an-ı Kerim ve Sünnetim” Emanetlerden uzak bir hayat, Müslümanlara kardeş olduklarını unutturdu.

Toplum olarak, İslam dünyası olarak kardeşliğe, birlik ve beraberliğe, kaynaşmaya, uhuvvete, barışa her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Maddî manevî hayatımıza zarar veren kini, nifakı, adaveti, husumeti, inadı, hasedi, kavgayı, terörü, şiddeti, tarafgirliği sadece toplum hayatından değil, içimizden, ruhumuzdan ve benliğimizden de söküp atmamız lâzımdır.

Çözüm kardeşliğin tekrar tesis edilmesinden geçiyor.

Kardeşlik, uhuvvet; ihlâsı, muhabbeti, yardımlaşmayı, soğukkanlılığı kazanmayı, muhafaza etmeyi sağlayan ve makam, mevki sevgisini, korku, bugün İslam dünyasını savaş alanına dönüştüren ırkçılık,  mezhepçilik, terör,  tembellik ve hırs gibi muzır manileri de def etmenin çaresidir.

Kardeş olmanın yolu birlikten, vahdetten, tevhidden  geçmektedir. “ Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak (dostça, samimane birleşme) ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti (kardeşliği) iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak(ayrılık) ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mümine karşı hakikî adâvet etmek (düşmanlık) ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete (kardeşlik ilişkileri) karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf (haksızlık yapma) olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın…” (Mektûbat, 22. Mektub)

Uhuvvet, kardeşlik;  Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav)’ın taltifine mazhar ve sahabe mesleğine dahil olmaktır. Kainatın Efendisine (sav) kardeş olmaktır.“Resulullah (sav) bir gün buyuruyor: ‘Kardeşlerim! Kardeşlerim!’ Sahabe-i Güzin efendilerimiz soruyorlar: ‘Ya ResulALLAH kimdir o kardeşlerin?’ Resulullah Efendimiz (sav) buyuruyor: ‘Onlar ahir zamanda gelecekler, nur yiyecekler, nur içecekler, nur konuşacaklar, nurdan hanelerde oturacaklar. Bilmiyorum onlar mı bana daha yakın, yoksa siz mi?’ Ashâb-ı Kirâm: Ey Allâh’ın Resûlü! Ümmetinden sonra gelecekleri nasıl tanıyacaksın? Dediklerinde, buyurdular ki: ‘Onlar dünyada da iken aldıkları abdestlerden dolayı alınları nur gibi parlayarak gelirler. Ben daha önceden gidip onları havzın başında bekleyeceğim…’ (Müslim, Tahâret 2/39)  Bu müjdeye nail olmak için “Bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini (nefsin hoşuna giden zevk, lezzet) bırakıp mahviyet (alçak gönüllülük)  ile tesanüd (yardımlaşma) ve ittihadı muhafaza eden bir halis kardeşimiz, bir veliden ziyade mevki alıyor”  (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ ) ifadelerindeki kardeşimiz gibi olmamız gerekiyor.

Uhuvvet, kardeşlik dairesine girebilmek, Güllerin Efendisine (sav) kardeş olabilmenin şartı, “Mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini (kardeşliklerini) ve tesanütlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enaniyetle takviye etmek gayet lazım ve zaruridir” (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ ), kuralına uymaktır.

Şimdi hepimiz kendimize soralım; Efendimiz Miraçtan gelir gibi çıksa gelse göğsümüzü gererek: Yâ Resûlallâh! “Senin kardeşlerin olmayı hak eden ümmet işte biziz!” diyebilecek cesareti kendimizde bulabiliyor muyuz?  Bu cesareti bulabilmek için, yaşadığımız üç aylarda, mübarek gecelerde, Miraç gecesinde dualarımızda, Cenab-ı ALLAH’ın “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” dediği “Habibullah”a kardeş olmaya söz verelim.

Hz. Peygamberi örnek alıp sünnetini yaşamadıkça, O’nu (sav) yere göğe sığdıramayacak sözlerle yüceltmeye çalışmamız kurtuluşumuz için yetmeyecektir.

Kardeş olmanın yolunu, Resul-i Ekrem (sav) ümmetine göstermiş:  “Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”

“Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et.” (Mektubat)

Kainatın Efendisine Efendimize (sav) kardeş olmak, ne kadar güzel bir ifade değil mi? O, bizler için kardeşlerim, hem de özlediğim kardeşlerim dediği halde bizler neden, Onunla kardeş olmak için gayret göstermeyelim? Bunun yolu Rabbimize hakkıyla kulluk vazifemizi yapmamız, sünnet-i seniyeye göre hayatımızı yaşamamızdan geçiyor. En büyük makam, unvan Kainatın Efendisine (sav) kardeş olabilmektir. Bu gayret içinde olanlara ne mutlu…

‘Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (asm) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir Kıyameti koparacak.’

Sözler, Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası

Mehmet Abidin Kartal

*-*-*-*-*

afp_india_eid_prayers_20aug12_975

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

Vatan seninmiki vatandaşlık vermeyelim diyorsun. hic mi kuran okumazsın. Ha okumadıysan şimdi oku biraz.
Bak bakalim ALLAH azze ve celle bu konuda ne diyor ne mukafatlar veriyor.
Bismillahirrahmanirrahim.
HUCURAT Suresi 10. ayeti.
Bütün mü’minler kesinlikle kardeştirler. Öyleyse kardeşleriniz arasında sulhu, barışı sağlayın, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzeltin, geliştirin. ALLAH’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Ola ki, ilâhî merhamete mazhar olursunuz.
MUHAMMED Suresi 38. ayet meali.
İşte sizler ALLAH yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. ALLAH zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hakk’tan yüz çevirirseniz ALLAH yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.
AL-İ İMRAN : 195 – Rableri onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler… Onların günahlarını elbette örteceğim ve ALLAH katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat ALLAH katındadır”.
ENFAL : 72 – Gerçekten de iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla ALLAH yolunda cihad veren, onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, hicret edinceye kadar onlar üzerinde herhangi bir velayet hakkınız yoktur. Bununla beraber dinde sizden yardım isterlerse, sizinle arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. ALLAH bütün yaptıklarınızı görüp duruyor.
ENFAL : 74 – O kimseler ki, iman ettiler, hicret ettiler ve ALLAH yolunda cihada katıldılar, bir kısımları da onları barındırıp yer, yurt sahibi yaptılar ve yardıma koştular, işte bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır.
NAHL : 41 – Zulme uğradıktan sonra ALLAH yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. Halbuki bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür.

1. Râvi: Ebu’d-Derda: Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü’min yoktur ki melek de: ‘Bir misli de sana olsun.’ demesin.” (Ebu Davud’un rivayetinde şu ziyade vardır: “Melekler: “Amin, bir misli de sana olsun!” derler.”) [Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2733); Ebu Davud, Salat 364, (1534)]
2. Râvi: Ebu Hureyre: Bir gün, Resulullah (sa) ashabına:
“Şu kelimeleri kim [benden] alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?” buyurdular. Ben hemen atılıp:
“Ben! Ey ALLAH’ın Resulü!” dedim. Aleyhissalatu vesselam elimden tuttu ve beş şey saydı:
“Haramlardan sakın, ALLAH’ın en abid kulu ol! ALLAH’ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol! Komşuna ihsanda bulun, mü’min ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol! Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” [Tirmizi, Zühd 2, (2306); İbnu Mace, Zühd 24, (4217)]
3. Enes b. Mâlik’ten (RadıyALLAHüanh): Hz.Peygamber (Saiialhhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Nefsimi elinde tutan ALLAH’a yemin ederim ki, bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde îman etmiş olmaz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/113.) 1. Râvi: Ebu’d-Derda: Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü’min yoktur ki melek de: ‘Bir misli de sana olsun.’ demesin.” (Ebu Davud’un rivayetinde şu ziyade vardır: “Melekler: “Amin, bir misli de sana olsun!” derler.”) [Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2733); Ebu Davud, Salat 364, (1534)]
2. Râvi: Ebu Hureyre: Bir gün, Resulullah (sa) ashabına:
“Şu kelimeleri kim [benden] alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?” buyurdular. Ben hemen atılıp:
“Ben! Ey ALLAH’ın Resulü!” dedim. Aleyhissalatu vesselam elimden tuttu ve beş şey saydı:
“Haramlardan sakın, ALLAH’ın en abid kulu ol! ALLAH’ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol! Komşuna ihsanda bulun, mü’min ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol! Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” [Tirmizi, Zühd 2, (2306); İbnu Mace, Zühd 24, (4217)]
3. Enes b. Mâlik’ten (RadıyALLAHüanh): Hz.Peygamber (Saiialhhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Nefsimi elinde tutan ALLAH’a yemin ederim ki, bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde îman etmiş olmaz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/113.)

*-*-*-*-*

ensar-muhacir

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*