İnsanın bireysel kaderinde olduğu gibi millet ve toplumların kaderinde de yaptıklarıyla yüzleşme dönemleri vardır.

Her millet her toplum, her cemaat hatta her şehir; daha doğrusu insanın hayatını şu veya bu şekilde etkilemiş her kurum ve kuruluş yaptıkları zulümlerin karşılığını tatmadan yok olmaz.

Kur’an bu hali bize şu ayetle haber veriyor:

(İnsanların yaptıkları zulüm ve fesattan) dönmeleri için ALLAH, yaptıklarının bazı (kötü/acı) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (Rum, 41)

Yine bir başka ayette “Hiç bir memleket/şehir yoktur ki biz onu Kıyamet gününden evvel (bir kere de olsa) onu helak etmeyeli veya halkını şiddetli bir azâb ile ta’zib etmeyelim! Bu kitapta yazılmış bir kuraldır!” (İsra, 58)

İşte yeryüzünde görülen darbeler, savaşlar, insan eliyle veya semavi yoldan gelen felaketler hep şu sırrın tahakkuku içindir.

Çünkü insan zalûmdur; mübalağalı zalimdir. Gücü eline geçirdiğinde kendinden olmayanı, kendi gibi düşünmeyeni veya menfaatine zarar vereni insafsızca hırpalar, zulmeder. ALLAH insanları kendisine karşı yapmakla görevli olduğu ibadetlerden dolayı değil, ucu diğer insanlara dokunan, onlara haksızlık etmesine neden olan hallerden dolayı ceza verir.

Yıkılan medeniyetler, yeryüzünden silinen milletler, kavimler hep bu yüzden silindiler, helak edildiler. Toplumlar eğer kendi elleriyle yaptıkları fesat ve zulümden dolayı başlarına gelenden ibret almışlarsa az bir felaket ve bedel ile yeniden varlıklarını sürdürmenin bir imkânını bulmuşlardır. Eğer ibret almamışlar ve eski yanlışlarında ısrar etmişlerse sonunda tamamen yok olup gitmişlerdir.

Bu açıdan bakıldığında yeryüzünde hiçbir bela, musibet, zulüm yoktur ki insan onu hak etmeden gelmiş olsun.

Meseleyi bugün yaşanmakta olan darbe konusuna getirecek olursak, eğer şu iktidar böyle bir ikazı hak etmeseydi yaptıklarıyla, bu başına gelmezdi… Eğer şu cemaat ve mensupları kibirleri ve fesatlarıyla şu musibeti hak etmeseydi şu zillet ve rezalet başına gelmezdi. Eğer millet şu felakete maruz kalmayı hak etmemiş olsaydı bu belaları yaşamazdı.

İnsanın başına gelen felaket ve belaların -ölümler dâhil- hiç birisi zulmen değildir. Allah zalim değildir. İcraatı da zalimane değildir, olmaz. Sadece ve yalnızca hak edişlerle başa gelenler, gelip insanı bulur.

Sizi temin ederim zahirde tamamen zulüm gibi görünen şu meselede dahi hiçbir kurşun serseri ve tesadüfi olarak gelip kimseye isabet etmez, edemez. Hepsi bir hak ediş iledir. Biz zahire bakıyoruz göremiyoruz. Ama batında bir hak ediş vardır. Evet, onlar bir zalimin eliyle can vermenin karşılığını Rablerinden alırlar. Fakat o belanın gelip onlara isabet etmesi yine bir yazgı ve hak edişle olur.

Kurunun yanında yaşın da yanması zahirdedir. İnsan zulmeder ama kader-i ilahi adalet eder. Kurunun yanında yaşın da yanması dahi bir adalet ve hikmet iledir. Bir yüzü kadere bakar bir yüzü imtihana…

Biz zahiren zalimle birlikte çok masumun da helak olduğunu görürüz. Zahirde o şahıs şu belanın muhatabı değildir ama darbecilerin zalim kurşunlarıyla can vermiştir veya yaralanmıştır.  Tabii ki bu tür durumlar sadece darbeler ve arbedeler için geçerli değildir. Sel, tayfun, deprem, bulaşıcı hastalıklar vs. için de geçerlidir. İmtihan noktasından baktığında, kurunun yanında yaşın da yandığını görürüz. Ama dalat-i ilahiye noktasından bakıldığında bunun böyle olmadığını görürüz. Çünkü kader, zulmün eliyle dahi adalet eder.

Bu işlerin böyle dönmesi, biraz imtihandandır. Cezayı zahiren hak edenlerle bâtınan hak edenleri ALLAH ayıklayıp cezalandırsaydı, daha hiç kimse iman etmeme gibi bir seçeneği kalmazdı. O yüzden Allah icraatını gizliyor. Belayı zahiren hak edenle bâtınen hak edenlere aynı anda veriyor. Aynı anda cezalandırıyor fakat biz birisini masum (saklı hak ediş) birini zalim olarak görüyoruz. Fakat yine masumen öldürülenler Canb-ı Haktan şehit ücretini alacaktır.

Darbeler, savaşlar ve benzeri insan eliyle gelen büyük felaketler dahi milletlerin saklı cinayetlerinin, zulümlerinin hat edişlerinin top yekün tahakkuk ettirilmesi mevsimidir. Bolca istiğfar edin. Zira şu ateş, sadece zahiren hak etmiş olanları değil çoğu masum görünenleri de yakacaktır. O yüzden siz saklı günahlarınıza bolca tövbe ve istiğfar edin ki gelip ateş sizin hanenize de düşmesin!

Şimdi hükümet haklı olarak şu sergerdeleri cezalandırmak için zecri davranacak. Elbette kurunun yanında yer yer masum da yanacak. Bilin ki bu dahi Allah’ın izninin haricinde olmaz. Onlar bu icraatı yaparken isabet ettiklerinde kadere hizmet etmiş olurlar. İsabet etmediklerinde bu kere de kendileri zulmü yüklenmiş olurlar. İşte insanlığın kaderi bu! İşler böyle sürüp gider. Adaleti mutlakayı temin etme şansımız yok. Niyetlerimiz ve amellerimizle ya adaleti temin ederiz ya yeni zulümlere kapı aralarız… Zalimler inşallah bizzat cezalarını görürler ve müstahaktırlar. Onun yanında cezaya çarptırılacak olanlar da ya saklı hak edişlerinden ya zalime taraftarlıklarından ceza görürler…

Şu meseleyi, her konuya iman noktasından bakmak isteyenler için açtım. Daha da açılabilir amma zaten yazı çok uzadı…

Darbelerin Patronu

Yeryüzündeki çoğu darbelerin zahirdeki sebebi Amerika’dır. Halbuki Amerika bir taşerondur. Yüklenici Firma daima Siyonist Örgüttür. İhaleyi o alır, taşeronlarına yani Amerika’ya İngiltere’ye Almanya’ya vs. dağıtır.

Peki, ihaleyi çıkaran, yani patron kim derseniz, işte o İsrail’dir! İslam coğrafyasındaki işin adı: BOP! (Büyük Ortadoğu Projesi) Projenin asıl adı “Büyük İsrail Devletini İnşa Etme”dir ama bize böyle yutturuyorlar. Yüklenici firma Siyonizm’dir. İhaleyi veren İsrail’dir. İnşa faaliyetini yürütmekle yükümlü taşeron firmalar Amerika, Rusya, İngiltere, Almanya ve İran’dır… Bölgede görülen diğer hizmetleri de daha alt taşeronlara gördürüyorlar. Bunlar da PKK’dır PYD’dir (Özellikle Kürt demiyorum), DEAŞ’tır El-Kaide’dir vs…

Amerika Neden Darbeci

Gazetecinin biri Bolivya Devlet başkanına sormuş:

“Sayın başkan, dünyada darbe olma ihtimali bulunmayan bir ülke var mıdır?”

Başkan tereddüt etmeden “Amerika!” demiş ve eklemiş:

-Çünkü orda Amerikan Elçiliği yok!

Başkanın bu cevabı muhteşem, fakat eksik!

Darbeleri yaptıranın Amerika olduğunu gösteriyor ama nedenini söylemiyor. Neden Amerika darbeci?

Çünkü dünyanın baş belası Siyonizm’in yani İblis Örgütünün merkezi, Amerika’nın başkenti New-York’ta!

Bu örgüt hemen hemen birçok ülkenin içyapısına kendisini monta etmiş vaziyette varlığını sürdürüyor. Yani bildiğimiz iktidar ve siyasi yapılanmaların dışında bir paralel iktidar var. Dünya devletleri içinde bu paralel örgütlenmenin en güçlü olduğu ülkelerin başında Amerika gelir. Birleşmiş Milletler teşkilatını oluşturan tüm ülkelerde yapılanmıştır. ama en güçlü kontrol ettiği ülkeler BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkeler!

Bu paralel örgütün adı Siyonizm! Dünyanın, daha doğrusu beşerin canına kast etmiş bir canavar! Başında da Lusifer[1], yani İblis’in ta kendisi; daha doğrusu ruhunu Şeytana satmış Yahudiler var! Bunlar Musevi toplumunun inananlarına dahi düşmandırlar! Dünya sermayesinin yarısından fazlası bu örgütün hizmetinde… o paralarla dünyanın istedikleri ülkesinde istedikleri melaneti çevirebiliyorlar, cemaat satın alabiliyorlar, iktidar yıkabiliyorlar…

İşte Amerika[2] bu örgütün işgali altında…. Yazık ki Amerikan toplumu hala devletinin ve Amerikan toplumun en kritik ve en hassas odakları ve imkânları bu Siyonistlerin kontrolü altına girmiş. Amerikan Genelkurmayı (Pentagon) onların kontrolünde… Pentagon, adını bile Tevrat’ın ilk beş bölümünden alıyor. Penta!

CFR onların elinde, basın onların kontrolünde, dışişleri onların kontrolünde. Üniversiteler onların kontrolünde, Senato onların kontrolünde. Para ve para kurumlarının tümü onların kontrolünde; dolayısıyla Birleşmiş Milletler’in de efendisi onlar.

Bugün, Hıristiyan ümmeti tamamen onların kontrolü altında! Ben yazılarımda ve konuşmalarımda yeri geldikçe “Müslümanların kurtuluşu, Ancak Hıristiyan ümmetinin bu Siyonist canavarların kontrolünden ve kuşatmasından kurtulmasıyla mümkündür.” diyorum, kastım tam da.

İki Fesad İki Darbe

İsrailoğulları tarih içindeki en büyük darbeyi, kadim Irak (Babil ve Ninova)’tan yediler. Nebukadnezar, Rabbin bir hışmı olarak tepelerine çöktü. Devletlerini ve mabetlerini yıktı, var olanlarını da zincire vurup beraberinde Babil’e götürdü.

Nebukadnezar’ın bu hışmının nedenini anlamak için o günün İsrail toplumunun bölgede sebebiyet verdiği fitne ve fesadı anlamak lazım. Bugünkü İsrail’e rahmet okutacak kadar pervasız, merhametsiz ve bozguncu idiler. Sayısız nebiyi ve peygamberi öldürmüşlerdi. En son olarak onlara büyük bir belanın gelmekte olduğunu haber veren nebiyi meydanda linç ettiler. Eğer Tanah’ın 1. ve 2. Krallar bölümlerini okursanız, emin olun Nebakadnezar’a siz de rahmet okursunuz!

Mamafih İsra Suresi’nin başlangıç ayetleri de özetle birinci fesat dönemlerine temas eder. Cenab-ı Hak İsrailoğullarının iki kere devlet kuracaklarını hatırlatarak her iki devletlerini de fesad ve bela ile anar. “Siz yeryüzünde iki kere fesad çıkaracaksınız.” buyurur. Yani iki kere devlet kuracaksanız, der. Nasıl ki ilk İsrail devleti bölge halkları için bela olmuşsa mevcut İsrail devleti de insanlığın baş belası olmuş durumda. Bunu ben kendi kursağımdan atmıyorum. Bunu Tevrat ve Kur’an haber veriyor…  Kendi hahamları da bunun farkında. Bazı mezhepler de bunun farkında!

Şuna emin olun ki mevcut İsrail devletinin, insanlıktan hınç almaktan başka bir hizmeti olmayacak. Çünkü onun elebaşları “Siyonist teröristler”dir.

Beni İsrail’e ikinci en büyük darbeyi vuran da Roma ve HIristiyanlardır.

Farslar (İran) ise her daim onların hizmetkârı ve oyuncağı olmuştur. Nitekim o dönemde de Farsların[3] yardımıyla Babil ve Ninova boyunduruğundan kurtulup yeniden Filistin’e döndüler. Yeniden Mabed’i inşa ettiler. Fakat bu da kısa sürdü. Bu kere de Roma’nın hışmına uğradılar. Bir türlü sükûnet bulmayan fitne fücur merkezi haline gelmiş Kudüs’e büyük bir ordu ile giren Romalı General Titus, hem Kudüs’ü harap etti hem yeniden inşa edilen mabedi yıktı. Yahudiler 1948’e kadar devam edecek 2000 yıllık bir sürgün hayatına başladılar. Yeryüzüne dağıldılar. Ve maalesef gittikleri her yere melanet taşıdılar.

Bu iki bin yıllık süreçte Hıristiyanların Yahudilere reva gördüğü tavır, insan vicdanını sızlatacak değil yüzünü karartacak cinstendir.([4])

Huyları Hiç Değişmedi

Babil’i ahlaksızlık ve fuhuşla, Ninova’yı para oyunları ve faiz batağına çekerek helak eden Yahudiler, Avrupa (Roma) ve Hıristiyanlardan da tıpkı Babil ve Ninova’ya yaptıkları gibi intikam aldılar. Dileyen, İtalyan gazeteci Giovanni Papani’nin, Gog adlı (Türkiye İş Bankası Yayınları) eserinde Ben Rubin ile yaptığı röportajı bir okusun. Eser, Yahudilerin Hıristiyanlık dünyasını nasıl yüzük gibi parmaklarına geçirdiklerini anlatır.

Yahudilerin insanlıktan intikam almaların bir diğer sebebi de Tevrat’ta yer alan bir hülyadır. Onlara göre “Günlerin Sonu”nda Yahudiler tüm dünyaya hâkim olacak bir krallık kuracaklar.

Esasında manen şu öngörü gerçekleşmiş bulunuyor. Seküler düşünce, inkar-ı uluhiyyet, cumhuriyetçilik, liberalizm, kapitalizm, komünizm ve benzeri, bu çağ insanlarını tanrı tanımaz zavallılar haline getiren fikirler ve örgütlenmelerin tamamı Yahudilerin bilinçli intikam alma operasyonlarıdır. Bu şekilde Hıristiyan ümmetini çökerttiler.  Ve doğal olarak Müslümanlar da bundan nasibini aldı. Hıristiyanları tamamen kontrolleri altına alınca onların gücünü kullanarak İslam dünyasının üzerine çöreklendiler.

1900’lerin başında İsrail devletinin kurulması için düğmeye bastılar. O günün en güçlü devleti olan İngiltere’yi ve kuzeyde tamamen ele geçirdikleri Rusları kullanarak bunu gerçekleştirdiler. 1948’de devleti kurdular. O zamandan beridir de İslam coğrafyasının başı dertten kurtulmuyor. Ardı arkası gelmeyen ihtilaller, olaylar, savaşlar işgaller… 1920’der itibaren Arabistan ve İran dâhil, Siyonist baronların uşağı olmayan hiçbir insanın, İslam coğrafyasında lider olmasına fırsat vermediler. Fırsat bulup iktidar olanları da kontrollerindeki ordularla indirdiler.

Tabi bütün bu çabalar sadece İsrail devletini ayakta tutmak için değildir. Onunla beraber, asıl amaçları olan Büyük İsrail devletini kurmaktır!

BOP denilen proje, Büyük İsrail devletine zemin hazırlama projesidir. Irak o amaçla yıkıldı. Suriye’de yaşanan vahşete Batı o yüzden yıllardır seyirci kalıyor. Bu projenin uzantısı olarak artık sıranın Türkiye’ye gelmesi gerekiyordu. Çünkü Büyük İsrail devletinin kutsal beldesi Harran ve o toprakları besleyecek kutsal beş nehirden dördü (Dicle, Fırat, Seyhan, Ceyhan) Türkiye topraklarında… Türkiye yıkılmadıkça veya o topraklar Türkiye’nin kontrolünden çıkmadıkça amaçlarını gerçekleştiremeyecekler. Şimdilik o bölgeye saldıkları Kürtleri emanetçi sayıyorlar ve güya onların hakkını arıyorlar. Hepsi yalan amma ancak iş bittikten sonra Kürtler de bunu anlayacaklar!

Şimdi baş düşman ilan ettikleri, iktidardan indirmek için dâhilde ve hariçte ne kadar Türk ve İslam düşmanı it, kurt, tilki, yılan ve ayı varsa hepsini kudurtup Türkiye’nin üstüne saldırttıklarının gerekçesi yaptıkları Recep Tayyip Erdoğan bile iktidara gelebilmek için BOP eş başkanlığını kabul etmek zorunda bırakılmıştı… Ne zaman ki ayıktı ve kendi halkından yana tavır almaya başladı bu operasyonlar da başladı.

ASALA, BOP için başlatılan ilk faaliyetti. Kökü dışarda olan bir örgütün etkili olamadığı görülünce içerden PKK’yı ürettiler ve başına da geçmişinde Ermenilik bulunan ve “öc almayı” soy adı yapmış birini getirdiler.

Ben detaya girmeyeceğim. ASALA’dan itibaren Türkiye’yi hedef seçen tüm yerli ve yabancı terör örgütlenmeleri Amerika, Almanya ve İngiltere, zaman zaman da Fransa tarafından desteklenmişlerdir. İsrail, hiçbir zaman bu örgütleri doğrudan destekleme ve sahip çıkma yönüne gitmemiştir. Hep aşağılık hizmetkârlarını kullanmıştır…

Şimdi de aynısı yaşanıyor. Düşünebiliyor musunuz yıllarca bu ülkenin nerede ise her bir hanesinin  malları ve evlatları ile kanından ve  canından feragat ederek İslamın yücelmesi uğruna büyüttüğü bir dini yapılanmanın nasıl bir terör örgütüne dönüştüğünü izliyoruz dehşet ve haşyetle! Aman ya Rabbi! Müslümanın bu imtihanı nereye kadar devam edecek!

……

1980’lerin başında bu planı realize etmeye koyuldular. Onlara göre Büyük İsrail Devleti’nin kuruluş zamanı “2006” idi.  Milenyumu baz almışlardı. Fakat bazı gelişmeler planlarını bozdu. Ortadoğu’da farklı gelişmeler gerçekleşti.

Bana göre beklemedikleri gelişme, iman hareketleriydi. Özellikle de Mısır’daki İhvanu’l-Müslimin ve Türkiye’deki Nurculuk hareketi onların hesabını bozdu.

Siyonistlerin bu hareketlerin gücünü sezmesi bizden önce başladı. O yüzden de bu hareketleri içeriden çökertmek için işbirlikçiler bulmanın çarelerini aradılar.

Müslüman Kardeşler örgütünün bir tarafı siyasi olduğu için onun içine nüfuz etmek çok daha kolaydı. Nitekim birkaç olayın içine çekerek Müslüman Kardeşleri, dünya kamuoyu önünde radikal bir örgüt gibi göstererek değer ve itibar kaybına sebep olmaları kolay oldu.

Ama Türkiye’deki imanî hareketlere başlangıçta fazla nüfuz edemediler. Özellikle siyasi ve sosyal meselelerde  “müsbet hareketi” kendine prensip edinmiş Nurculuğa nüfuz edemediler. Bu çok önemli bir engeldi. Çünkü hem güçlü bir Batı karşıtlığı var ediyor hem de radikal hareket etmiyor; teröre bulaşmıyor, onların planlarına düşmüyor, gaza gelmiyordu… Onların istediği Müslüman tipi, radikal, kavgacı ve en küçük bir tahrike kapılıp kan döküp cinayet işleyen, kafasını kopardığı adamın başında Allahu Ekber diye bağıran ahmak tiplerdi. Planlarını gerçekleştirmek için bu tip Müslüman dünya kamuoyuna sunacakları en makbul malzeme idi.

İşte buna mani olabilecek tüm felsefi akımları ve düşünce gruplarını imha etmeleri gerekiyordu ki İslam büyümesin, İslam gelişmesin ve Müslümanlar uyanmasın.

Bediuzzaman haber vermiş ya “Arap uyanınca İslam uyanır.” diye onlar da o uyanışı önlemek için hiçbir fırsatı kaçırmadılar. Dünya üzerinde gerçekleştirilen büyük terör hareketleri için hep Arap gençlerini seçtiler. Ta ki gerçekten bir uyanış hareketi olduğunda o da terör hareketi gibi lanse edilebilsin. Nitekim Arap Baharı diye başlayan ve benim de alkışladığım o hareketlerin, kendi kontrollerinden çıkmaya başladığın gördükleri an, işe müdahale ettiler ve Suriye’de meseleyi bir Şii ve Sünni çatışmasına dönüştürerek akim bıraktılar… Bugün dünyada Müslüman Kardeşler’in ne bir inandırıcılığı kaldı ne de gücü.

II. Pavlos Vakası

Aynı şey Türkiye’de Nur hareketine yapılmak istendi. Bugün darbeye teşebbüs edenler bundan bir kaç yıl önce de Risale-i Nurları kendi gönüllerince sadeleştirip değiştirmeye kalkıştılar. Hiçbir yalvarış, hiçbir insafa çağrı onları durdurmadı. Şimdi düşünüyorum ki Risaleleri sadeleştirmek dahi bir emir altında yapılan bir kalkışmadır. Sadeleştirme adı altında Risale-i Nur’un dilini bozmak ve kendi eserleri karşısındaki rüchaniyetini yok etmekti!

Allahtan başarılamadı. En azından Diyanet Teşkilatının şu eserlere sahip çıkmasıyla o amaç da şu darbe gibi kadük kaldı.

Bediuzzamanın Risalelerle getirdiği en ciddi misyon, “şahıs esaslı” irşadın yerine Kitabı koymasıdır. Diğer temel esas ise Müsbet Haraket etmesidir. Siyasi ve sosyal meselelerdedaima müsbet hareket etmeyi telkin etmiştir. Onun getirdiği öğretide kalkışma yoktur. Bir şahıs etrafında kümelenip post modern tarikatlar oluşturmak yoktur.

Düşünün ki bu zat, tarikatlardan daha ağır bir bağlılıkla etrafındaki herkesi kendi zatına monte etti.  Adeta hem Allah’ın –haşa- hem peygamberin misyonunu üstlendi. Kedi mensuplarına nerede ise cenneti garanti kıldı. Rasulullah’ı (s.a.v.), kendi dünyevi niyetlerini kabul ettirmenin aracısı yaptı. Bizler de onu, -şimdi daha iyi anlaşılıyor- dış güçlerin ve gizli örgütlerin desteğiyle parıltılı hale getirilmiş hizmeterine(!) kanarak bağrımıza bastık.

Oysa onun Risalei Nur haraketine yaptıklarıyla Pavlos’un Hz. İsa’nın dinine yaptıkları nerede ise birie bir benzeşiyor!

Pavlos Hz. İsa’nın (a.s.) havarisi değildi, aksine düşmanıydı. Tarsuslu bir Yahudi ailenin iyi eğitim almış bir oğluydu. Yeni dini nasıl mihverinden çıkarabileceğine dair uzun çalışmalar yaptı. Sonunda bir plan yaptı ve işe dâhil olmaya karar verdi. Millete duyurdu ki “Ben İsa ile mücadele etmek için Şam’a gideceğim!” Şam yolunda pişman oldu verdiği karar korkunçtu!

Pavlos, Şam yolunda bu yeni dine nasıl darbe vuracağını belirlemişti. Şam’a gitmekten vaz geçti ve Kudüs’e döndü. Güya yolda Rab kendisine hitap etmişti ve demişti ki “Oğlumdan ne istiyorsun!”

Pavlos böylece hem kendisini rüyet alan bir nebi durumuna yükseltti hem de güya İsa taraftarlığı yaparken onu getirdiği tevhit hareketini temelinden yıkıyordu. Pavlos bu düşüncelerle Kudüs’e geldi.

Hz. İsa’nın (a.s.) göğe çekilmesinden sonra, onun etrafında kenetlenmiş olan havarilerin mütevazı bir cemaatleri vardı. Başlarında, Havari Yakup bulunuyordu. Yakup, bir sezgi ile ondan rahatsızlığını gösterdi ve onu cemaate kabul etmedi. bütün çabalarına rağmen Pavlos bir türlü kendisini cemaate kabul ettiremiyordu. Sonra, saf bir yapısı olan ve sonradan Havariler tarafından havari kabul edilen Barnabas’ı ikna etmeyi başardı Pavlos.

Pavlos; etkili konuşan, gözü yaşlı ve vaaz verirken sık sık bayılan bir azizdi(!)… Barnabas’ın ısrarıyla yine cemaate alınmamakla birlikte Pavlos’a karşı olan direnç azaltıldı. Pavlos vaazlarına başladı… Barnabas’ı da yanına alarak Antakya’ya geldi. Çok etkili, çok cerbezeli vaaz veriyordu. Kısa zamanda paganları etkiledi. ve kendine büyük bir cemaat oluşturdu. Fakat Barnabas da ondan şüphelenmeye başlamıştı. Çünkü Pavlos, sünnet ve namaz gibi dinin esasları arasında bulunan bazı meselelere yeterli ehemmiyet vermiyordu. Onları furuattan, teferruattan sayıyordu.

Pavlos Yahudilerin yanına gelince “Tabi ki sünnet olunmak lazım, tabii ki namaz kılınacak!” diyordu, ama Mitralara (yani Tanrılardan olma insanları tanrı edinmiş gruplara) inanan paganlarla bir araya gelince de “İsa da sizin dininizdeki gibi tanrının oğludur. Namaz kılmanıza gerek yok, sünnet olmanıza gerek yok!” diyordu.

Barnabas zamanla onun iç yüzünü görmeye başlamıştı ama artık iş işten geçmişti. Hz. İsa’nın (a.s.) gerçek öğretisi değil, Pavlos’un yaydığı “baba, oğul, ruhu’l-kuds” üçlemesi artık bütün İç Anadolu’ya yayılmıştı. Zamanla gerçek Hıristiyanlık bölgeden nerede ise tamamen silindi ve yerini Pavlos’un, adı Hıristiynlık olan dini öğretisi aldı. Pavlos, güçlenince, dinin ilk hizmetkârlarıyla ilgili şerhler de yaptı. Hz. İsa’nın (a.s.) nişanlısı veya eşi olma ihtimali yüksek olan Maria Magdalena’yı kötü kadın olarak tanıttı. Böylece Hz. İsa (a.s.) bir ilah yapıldı, Pavlos da peygamber muamelesi gördü, kendi öğretisini de Hz. İsa’nın (a.s.) dininin yerine koydu.

İşte aynı seremoni İslam içinde bu çağın tefsiri olan Risale-i Nur’a yapılmak istendi. Eğer risaleleri sadeleştirme operasyonuna Bediuzzaman’ın hayatta olan talebeleri, ittifakla ve sert bir şekilde karşı durmasalardı, Pavlos eliyle Hz. İsa’nın (a.s.) ve Hıristiyanlığın başına gelenler, Nurculuğun ve Nurcuların da başına gelecekti!

Böylece yakın coğrafyalarda İslam’ın farklı toplumsal yorumları olarak okunabilecek İhvanü’l-Müslimin’in başına gelenler Nur hareketinin de başına gelecekti. Eğer şu dönemde Nur hareketi tümüyle evrilebilseydi, belki şu darbeye bile gerek kalmadan Recep Tayyip Erdoğan iktidardan indirilir ve yerine, İsrail ve Amerika’nın arzularını kansız ve sorunsuz gerçekleştirecek bir hükümet iş başına getirilecekti.

…….

O hükümet ne yapacaktı biliyor musunuz?

Kürtlere istedikleri araziyi bırakacaktı demokratlık adı altında. Neresidir oralar?  Harput’tan Tarsus’a kadar olan bölge. Yer yer Toroslar da içinde kalarak!

Nurcuları, bu dönemde iktidarın arkasından çekemediler. Süleymancıların da tepe noktasını etkilediler ama cemaatin tabanına tam nüfus edemediler ve etkileyemediler. Menzil cemaatinden de büyük bir kısım insanı kendi yanlarına çektiler. En azından büyük bir kısmını iktidar aleyhine çevirmeyi başardılar ama Ne nurcuların ne de şu tarikatların temel kitlesini etkileyebildiler. Özellikle Bediuzzaman’ın hayatta olan talebelerinin; tavizsiz bir şekilde iktidarın yanında yer almaları, bütün planları bozdu. Bu zatların ne kadar titizlendiklerini ve asabiyet derecesine varacak kadar iktidara toz kondurmamalarının sebebini, yaşanan şu hadiseleri izledikçe daha iyi anlıyorum!

Meğerse ne büyük bir vartaya karşı vatan savunması yapmışlar. Bunun bir benzeri de 28 Şubat sürecinde yaşandı.

Bakın eğer darbe gerçekleştirilseydi ne yapılacaktı?

Darbenin ilk saatlerinde Türk istihbaratı tarafından Kilis’te yakalanıp acilen İstanbul’a intikal ettirilen darbenin Hatay bölgesi askeri komutanı, yapılan sorgulamasında korkunç itiraflarda bulunmuş. İşte teslim olan o subayın ilk ağızdan itiraflarından bir bölüm:

“İncirlik ABD hava üssünde 12 haftadan beri ABD’den gelen özel ihtisas sahibi subaylarla gizli toplantılar yaptık” diye başlayan askerin itirafları, askeri darbenin başarılı olmasından sonra yapılacaklar hakkında…

“İlk planda 24 saat içinde 8.000-10.000 DEAŞ militanı Türkiye’ye sokulacaktı. İkinci günde ise Irak’ın Şii milislerinden 5.000 milis ve Suriye muhaberatından 1000 ajan Türkiye’ye sokulacak ve bunlar hep beraber İskenderun’a hücum edeceklerdi.

Bu karar, İncirlik’te yapılan ve İran temsilcisinin de katıldığı gizli bir toplantıda verilmişti. O toplantıda darbeci bir Türk subayı da vardı. O toplantıda verilen kararlardan biri de 50.000 Şii milisin silahlandırılıp Türkiye’ye sokulmasıydı.  Para transferleri tamamlandıktan sonra Türkiye’ye sokulacak bu milisler İstanbul ve Ankara’ya; daha da sonra Türkiye’nin her tarafına dağılarak kargaşalar çıkaracaklardı. Ancak İstanbul Boğazı’ndan Avrupa tarafına geçmeyecek, Avrupa yakası Türk darbecilerin idaresine verilecekti. Bundan sonra da ABD’li unsurların silahlandıracağı Kürt milisler bölgeye sokulacaktı. ABD’nin darbeye destek vermesinin temel amacı da bu milislerin silahlandırılıp Türkiye’ye sokulmasına müsaade etmemizdi.”

Bu Türk subayının, neden teslim olduğu meselesine gelince…

İncirlik Hava Üssü komutanının, işler yolunda gitmezse kendisine sahip çıkılacağına dair verdiği sözü yerine getirmemesiydi!

Darbenin yapıldığı ilk saatlerde tamamen sessiz kalan ABD, darbenin hükümet tarafından bastırıldığını anlayınca hemen sessizliğini bozarak hükümetten yana tavır aldığını bildirdi. Bu durum, birçok darbecide hayal kırıklığına sebebiyet verdiği gibi bu subayımızda da hayal kırıklığına sebep olmuş. Çünkü İncirlik Hava Üssü komutanı ile vardıkları mutabakat gereği, “darbenin başarısız olması halinde kendisini ailesi ile beraber İncirlik üssünde karşılayacak ve yine ailesi ile beraber kendisini ABD’ye kaçıracaktı.” ABD ağız değiştirince o da teslim olmaya karar vermiş.

…….

Burada benim dikkatimi çeken şey, bölgeye Şii milislerin sokulması; sonra insanlardan boşaltılıp Kürt milislere teslim edilmesi meselesidir… bu tam da BOP’un istediği şeydir.

Çünkü yapılan planlara göre Arz-ı Mev‘ud diye bilinen toprakların bir an önce üzerinde yaşayanlardan boşaltılması veya artık Irak ve Suriye’de olduğu gibi kimsenin hak iddia edemeyeceği topraklar haline getirilmesinin zamanı geldi de geçmekte…

Türkiye’de güya iktidarı değiştirmek için darbe yapmaya kalkıştıklarını sananlar neye hizmet ettiklerini bilmiyorlar.

Şuna emin olabilirsiniz ey darbe düşkünleri ve iktidar sahipleri, İsrail o bölgeleri kendisi için yutulmaya hazır hale getirinceye kadar durmayacaktır. Böyle olunca Amerika da durmayacaktır. Amerika durmadıkça içimizden daima işbirliğine hazır birtakım hainler çıkacaktır…

Ve bu çabalar, -onların planları çerçevesinde söylüyorum- onların planlarının gerçekleşmesine mani olan şu iktidar sürdükçe de devam edecektir.

Bu, İsrail oğullarının düşüdür. Bu düşü mutlaka gerçekleştirmek isteyeceklerdir. İşte o düşlerinin önündeki yegâne mani, ‘kavim kıran kavim’ Türklerdir. Kur’an ona “Nuhun çocukları” (İsra, 2) diyor. Tevrat ise “Kuzeyden üzerine göndereceğim kırım/ felaket” diye söz ediyor.

İşte İsrail, dolayısıyla Siyonistler, Kur’an’ın[5] ve Tanah’ın ([6]) şu öngörüsünü ters yüz etmeye çalışıyorlar.

Onlar Yeryüzü Kırallığı’nın peşindeler, biz Allah’ın muradının tahakkuku peşindeyiz. Göreceğiz, kimin dediği olacak. İnne’l âkibete li’l-müttakîn.

Ancak şunu söyleyebilirim. Mevcut iktidar ve siyasi ekip, işi sıkı tutmak zorundadır. Zira, Talut’un akibeti, Amelika’nın çabalarıyla yakından alakalıdır… Amerika tüm planlarında başarılı olamazsa bizzat kendisi devreye girerek bir müdahalede bulunmaya kalkışacaktır.

 

[1]) Doların üzerinde gördüğünüz piramitin tepesinde yer alan göz onun gözü. Dolar üzerindeki o işaretler, mutlak hakimiyeti gösteriyor. Bir zamanlar Türkiye’de tam bir uşağı idi onun…

[2]) şu örgüt 11 Eylül’den sonra, iki merkezli olmaya karar verdi. O tarihten sonra Merkezi Çine taşımaya karar verdiler çünkü önümüzdeki dönemde dünyanın Çin’den idare edileceğinin farkındalar. Onlar da Amerika’yı ateşe verip sermayelerinin bir kısmını oraya taşıdılar… Amerika onlar için artık kullanılabilir olmaktan çıktığında orayı da ateşe verecekler. o da çok yakından. 2038 i görenler bu dediklerime de şahid olurlar (MAB)

[3]) Zaman zaman İran ile İsrail’in laf dalaşına girdiğini görürsünüz. İnanmayın. Vallahi yalandır billahi yalandır ve bir kandırmacadır. Yeryüzünde İsrail’in en iyi dostu Farslardır. Birazcık akıl ve izanı bulunanlar, Amerika’nın Irak’ı parçaladıktan sonra neden İran yanlısı Maliki’ye teslim ettiğini, Suriye’de Şii ve İran uşağı Esed’e neden dokunulmadığını biraz düşünsünler!

[4] ) Hitler’i –ki Yahudilerin kendi oyunudur o katliamlar, (tıpkı 11 Eylül saldırıları gibi)  Yahudileri Filistin’e gitmeye mecbur etmek için- bir tarafa bırakırsak Yahudileri, en son Hıristiyanların zulmünden kurtaran Osmanlı’dır. İspanya’dan ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinden getirilip Osmanlı topraklarına yerleştirilen Yahudiler sonradan Osmanlı’ya da ihanet ettiler. Belki yerli Yahudiler değil ama bir Yahudi ön karakol faaliyeti olan Dünya Masonları, Osmanlı’yı içerden yıktılar.

Evet, Osmanlı’yı yıkan Masonlardır. Bugün bu artık hem biliniyor hem itiraf ediliyor. 1826’da Vaka-yı Hayriye ile başlayan süreç sonunda Osmanlı ordusunun ve bürokrasisinin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Amaç, kurulması öngörülen İsrail devletinin önündeki en büyük maniyi kaldırmaktı. Mustafa Reşid Paşa gibi satılmışları bize kahraman gibi gösterip kendi ellerimizle devletimizi yıktırdılar.

O gün Osmanlı topraklarında kurdukları “hain üretme çiftlikleri”ne her gün yenilerini ekleyerek bugüne kadar geldik. Mustafa Sabri Efendi gibi Şeyhülislamları bile hainliklerine alet edebildiler.

Cumhuriyet kurulunca da iş tamamen onların kontrolüne geçti. Bir yığın sahte din adamı, diyanet reisleri, tarikat şeyhleri ürettiler ama Mehdilerin de sahtesini üretip önümüze koyacaklarını hiç düşünemedik. O da oldu, onu da gördük. Sahte Kara Sancaklılar, sahte Mehdi orduları. Kimbilir daha neler göreceğiz… Zaten tarihçiler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir tür saklı İsrail devleti olarak kurulduğunu reddetmezler. Zira Cumhuriyetimizin ‘şekli’ ve ‘şemaili’ ve kapsamı nerede ise tamamen Yahudilerin tasarımıdır. İşte şimdi şu devletin, kontrollerinden çıkmaya başladığını gördükleri için kuduruyorlar. Ellerine geçirdikleri Avrupa ve Amerikalıları ve yerli hainleri üzerimize saldırtıyorlar. Hepsinin dizgini Siyonist iblislerin elinde!

Çünkü yeryüzündeki saklı İsrail devleti bir tek Türkiye değil ki… Başta Amerika, Almanya ve İsviçre olmak üzere çoğu Avrupa ülkesi onların hizmetkârı ve hamisidir. Merkel bir Yahudidir. Sarkozy de bir Yahudi idi. Obama’yı yetiştiren de bir Yahudi… Obama tarihteki ilk örnek değil.

İngiltere’nin başındakilerinin Yahudi olması gerekmiyor. Eski Firavunlar soyundan gelen İngiliz kraliyet ailesi, gönüllü hizmetkârıdır Siyonizm’in!

[5]) “Biz, Kitap’ta (Tevrat’ta) İsrailoğullarına, “Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz.” diye hükmettik. Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, (Kur’an inmeden) önce olup bitmiş bir iştir. Yani daha önce yerine gelmesi gereken bir va’d idi, oldu bitti. (Nebukadnezarın İsrail’i yıkması).

Sonra onlara karşı (Yani devletinizi yıkan Babil ve Ninovalılara –Iraklılara- karşı) size bir rövanş hakkı (üstünlük)  verdik. Sermaye ve (yeryüzünü dağılmış) çocuklar(ınız)la sizi güçlendirdik; sayınızı daha da çoğalttık. (Irak’ın Amerikalılar tarafından işgali ve tar u mar edilmesi)

(Artık ondan sonra) İyilik ederseniz, (çevrenizle iyi ilişkiler kurarsanız) kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz. İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, (yani bugünkü İsrail devletinin küstahlıklarının cezalandırılması zamanı gelince)  yüzünüzü kara etsinler ve daha önce girdikleri gibi yine Mescid’e (Beyt-i Makdis’e veya Süleyman Mabedi’ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik. Yani göndereceğiz.) (İsra, 3-7)

[6]) “Yahuda’da söyleyin, Yeruselim’de bildirin, bağırın, ülkenin her yerinden borular (siren)  çalın. Haykırarak deyin ki “Toplanın, surlu şehirlere girelim. Sion’a doğru sancak dikin. Sığınacak bir yer bulun. Öyle dikilip durmayın. Çünkü ben (Rab) kuzeyden bir felaket büyük bir kırım getireceğim. Milletleri mahveden, ‘kavim kıran bir kavimle geleceğim!” O bir aslan gibi fundalıktan çıktı. Senin topraklarını şaşılacak hale getirmek için yerinden ayrıldı. Ey israiloğlu, şehirlerin harap olacak içinde yaşayan kalmayacak!” (Yeremya, Bab 3, 6-8)

Mehmet Ali Bulut – Haber 7

-*

13620264_120966891675849_6984325222830679069_n

-*

 

İhanetin en ağırı!
Bizim neslimiz darbeler nesli. Bir ömre dört beş darbe ve birkaç muhtıra sığdırmış kaç nesil var yeryüzünde? Biz o şanslı(!) nesiliz.

Biz ordusundan, siyasetçisinden, aydınından, sermayedarından bol miktarda ihanet görmüş bir milletin çocuklarıyız. Hıyanetin her türlüsünü yaşamışız millet olarak.

Ama böylesini hiç yaşamamıştık. Meğerse ihanetin en ağırı arakadan geliyormuş!

Biri çıkıyor din adına, ALLAH adına hareket ettiğini söylüyor. Sen elinde ne var ne yok eteğine döküyorsun. Bir de bakıyorsun ki onun yetiştirdiği insanlar, onun hizmetinde olduğunu söyleyen askerler senin tankını ele geçirip senin üstüne sürmüşler.

Eee işte ahir zaman demek öyle bir şey. Deccalın Mesih postuna, tilki, kurt ve ayının insan postuna büründüğü bir çağ! Batılın hak, hakkın batıl gösterildiği, zalimin mağdur, mazlumun zalim diye sunulduğu, puştluğun, hıyanetin erdem sayıldığı bir çağ.

Artık hiçbir şey bizi hayrete düşürmüyor.  Ama hakikaten, Peygamber efendimizin (asv), ahir zaman ümmetini, o gün ortaya çıkacak “yol göstericiler”in gerçek yüzünü görmemiz için yaptığı ikaz ilginç:

“ALLAH’ım bizi Mesih deccalların ve Süfyan’ın şerrinden koru”

Ne kadar ilginç bir ikaz!  “Deccalın şerrinden bizi koru”!  demiyor. Çünkü mümin, deccalı zaten tanır.  Ama süfyan öyle mi? Mesih Deccal öyle mi?

Onlar, İslam’ın kahramanları, “halaskar” (kurtarıcı) olarak ortaya çıkacaklar. Kimi vatanı kurtarıyorum diye ortaya atılacak kimi ahireti kurtarıyorum diye… Belki başlangıçta onlar da kendi mahiyetlerini bilmeyecekler ama hadiselerin dili çözüldüğünde siretler suretlere yansır!

Bu İşin Sponsuru Kim?

Hepimiz biliyoruz ki her darbenin arkasında harici bir kuvvet vardır. En milli görünen 60 ihtilalinin bile bir sponsoru vardı. Amerika!

18 Eylülün kahramanlarına, Amerika elçisi “bizim çocuklar” demişti. Düşünün ki o darbe olduğunda millet darbe oldu diye Rabbine hamd etmişti. Bu millete neler yaşattılar…

Neden?

Türk milleti ayağa kalkamasın, Türk milleti boyunduruk altında kalsın!.

Arkasında kim vardı? Amerika!

Israrla “Cumhuriyet bir projedir” diyorum yıllardır. Batının bir projesi! Amacı, Türk milletini Batı için tehlike olmaktan çıkarmak olan bir proje! Başarılı oldu.

Düşünün ki dört kıtada ilayı kelimetullah (ALLAHın adını yüceltmek; adaleti yeryüzüne yaymak) için at koşturan bir ordunun en büyük hedefi, laikliği korumak olmuştu. Kendi dindarını, kendi halkını, “Batılılaşmak istemiyor diye…”  camisiyle birlikte bombalamayı düşünecek kadar hain, gözü dönmüş evlatlar yetiştirmek hangi millete nasıp olmuş!

Ve 28 Şubat Derbesi. Postmodern darbe filan dediklerine bakmayın. Basbayağı vahşiyane, gaddara ne, insafsız bir Ebucehil travmasıydı! İslamcıların siyasette güç kazanmasına duyulan tahammülsüzlüğün nefreti!

Onların tek amacı vardı. Bu millet bir daha İslamiyet ile buluşmasın. Çünkü eğer bu millet İslam ile bir kere daha ihya olur ve ayağa kalkarsa sömürü düzenleri bozulacak. Bunu biliyorlardı.

O yüzden de 28 Şubatçıların niyeti bünyeyi bir daha toparlanmayacak şekilde bozmaktı. O yüzden bu süreç bin yıl sürecek dediler.

Temel amaçları neydi? Türk milletini İslamiyet’ten tamamen koparmak ve bütün bütün sukut ettirmek ve İslamiyet hanesine yazılmış bin yıllık tarihini lekedar etemk! Ne idüğü belirsiz, soysuz, kansız bir takım “Türkümsü”lerin, güya ulusalcılık adı altında milleti imha etmek istedikleri bir darbe… Arkasında yine Amerika vardı.

Şimdi bütün bunlardan çok daha ağır bir ihanet ve travma ile karşı karşıya millet! Kendi emeğiyle büyüttüğü, sermeyesiyle beslediği, gözünden esirgediği ve istikbalini teslim etmeyi düşündüğü bir takım insanların, yabancı niyetlerin elinde nasıl bir canarava dönüştüğünü, ne hazin bir ihanete uğradığını görerek kahroluyor.

Bu sefer sponsor gizli de değil. “Stratejik ortak Amerika”, artık bize karşı planlarını gizleme ihtiyacı bile duymuyor.

Şu insanların düştüğü şu hale bakın! Kimin oyuncağı olduklarını nasıl da gösteriverdiler. ALLAH birinin “şemlini” dağıttı mı onu toparlayan kalmıyor işte! Herkesin her müminin bundan kendine bir ders çıkarması lazım!

Yıllarca, bebek ve insanlık katili PKK’yı desteklemek ve silahlandırmak haysiyetsizliğini işleyen Amerika, Türkiye’yi Suriye konusunda ateşe atığıyla kalmadı, varlığı Türkiye için başlı başına bir tehdit olan PYD’yi açıkça desteklemekte beis görmedi.

Türkiye’nin artık dükkânı soyanlarla uğraşmaması lazım! Elbette dükkânı soyanı yakaladığınızda hakkını verirsiniz. Ama dükkânı soyduranı görmek gerekiyor.

Türkiye Amerika ile kavga mı etsin?

Sözüm bu değil. Dış ilişkilerde küslük olmaz. Herkes herkese muhtaçtır. Ne var ki, her seferinde size ihanet eden adama karşı da tedbirinizi alırsınız. Amerika Türkiye için “stratejik Ortak” diyor. Bunu hangi gerekçe ile söylüyor. Bizi aldatmayı sürdürmek için mi, yoksa cidden onun bir takım menfaatlerinin korunmasında bir rolümüz olduğu için mi?

Ben eminim, bizim Amerika’ya bağımlı olduğumuz yanlarımız olduğu gibi onların da bizim bu coğrafyada bulunmamızdan istifade ettikleri şeyler vardır. İşte o noktalarda Amerika’nın canı yakılabilir. Çoktan çok gider, azdan az!

Derbe ve İdam

Türkiye büyük bir devlet olmak istiyorsa –ki şartlar bizi ona zorluyor- acilen kendine özgü kanunlarla hukuk sistemini geliştirmesi gerekiyor. Bizim hukuk sistemimiz kesinlikle bizim değil. Ne İslamidir ne insanidir ne de Türk’e hastır.

Tüm kanunlarımız devşirmedir. Esasında hukuk sistemimiz devşirmedir. Nasıl ki yıllarca bize laiklik adı altında yerel inançları yok eden müstemleke laikliği dayatılmış ise… Aynı şekilde hukuk sistemimiz de adaleti temin edemeyeceğimiz şekilde kurgulanmış.

Batı idam cezası içeren bir hukuk sistemini bize yasaklıyor. Hiçbir kanunun caydırıcı özelliği yok. Seküler ve dinsiz bir inancın ürünü olan bir hukuk sistemiyle, dindar bir toplumu idare edemezsiniz. Bin yıldır adaletin timsali olmuş bir milleti, hukukta Avrupa’ya dilenci kılmış olmak zilletlerin en ağırıdır. Cumhuriyet adı altında kurular sistemin en temel amaçlarından biri de buydu. Harfin yok edildi, dilin yok edildi, kıyafetin yok edildi, tarihin silindi, hainler kahraman kahramanlar hain diye yutturuldu ve nihayet şu noktaya geldik.

Türkiye’de adliye sistemi o kadar laçka ve o kadar caydırıcılıktan uzak ki, hiçbir tedbir kar etmiyor.

Hırsızın, arsızın elini kesin,  zina edeni recmedin, iftira edeni şahitlikten alı koyun, cana kast edenin canına kast edin hukuk olarak, bakın bakalım bu kadar rahat darbe yapılabiliyor mu, bu kadar rahat ihanet edilebiliyor mu?

Türkiye acilen, kısas ve idam cezasını sisteme koymalıdır. Bunu yaparken de Kur’an’ın ve Hukuk’un esaslarını esas almalıdır. İntikamcı bir fikrin eseri olacak kanunlar, önce onu koyanları yer!

Cemat ve Devlet

Hangi türden olursa olsun, devlet asla bir dini yapılanmayı veya bir STK’yı devlete nüfuz edecek kadar kendine yakın tutmamalıdır.

Siyaset kurumu, elbette oy almak için cemaatlerin, tarikatların, kulüplerin üyeline veya diğer benzeri örgütlenmelerin mensupların şirin görünmek isteyebilir. Ancak devletin bürokratik yapısı bu nüfuzlardan salim olmalıdır. Devlet bu hassasiyet üzerine yeniden yapılandırılmazsa bugün şu örgütlü cemaat yarın diğer bir örgütlü STK devlete nüfuz edebilir.

Şu cemaatin belasından kaçarken bu cemaatin himayesine sığınmamalı devlet. Devletin dininin olması da gerekmez. Devletin temel dört ayağı var. Adaleti (gelir dağılımının adilane olmasını) temin, asayişi temin, sosyal rekabet ortamını temin ve bireysel özgürlük ve kabiliyetlerin inkişafına fırsat tanıması. Toplum katmanları veya farklı anlayışlardan birini kendine yakın ötekini uzak tutma olmamalı.

Cumhuriyetin ilk döneminde bu yapıldı. Dindarlar ve halk öcü yapıldı. Şimdi tersi de yapılmamalı. Devlet kişinin dinine bakıp, ırkına bakıp, şu bana yakından bu bana uzaktır diyemez. Tabii ki devlet kurucu halkın geleneklerini, inançlarını ve o halkın varlığını sürdürme gerekçelerini temin etmekle de mükelleftir.

Ancak devlet toplumu oluşturan unsur veya cemaatlerin birini kendine yaklaştırıp ötekini uzaklaştıramaz. Hangi şartlarda olursa olsun!

Devlet kendi “hak” esasları içinde işlemeye bırakılmalı ki devlet beka bulsun, millet dirlik düzenlik bulsun

Her gelenin değiştirdiği bir adliye sistemiyle, hukukun siyasi eğilimlere göre vaziyet aldığı kanunlarla, ne hıyanet durdurulabilir ne paralel yapılanmalar…

Sela Ezan ve Dua’nın Gücü

Önce müsaade edin şu milleti can u gönülden bir tebrik edeyim. Bundan yıllar önce Rusya’da askerlerin bir kalkışması olmuştu da halk askerin karşısına dikilmişti. Hatta Yeltsin o sarhoş kafasıyla bir tankın üstüne çıkıp poz vermişti.

Ben o gün yok mu bizim bir Yeltsin’imiz! Demiştim. Hamdolsun ALLAH bana o yürekte binlerce gencimizin var olduğunu gösterdi.

Millet azametli bir kararlılıkla iradesine sahip çıktı! Menderes asılırken sesi çıkmayan, Özal yok edilirken oralı olmayan, Erbakan kan ter içinde iktidardan indirilirken bir tavır göstermeyen şu milleti, şu hale getiren ALLAHa hamd ediyorum. Ve onda bu direncin açığa çıkmasına neden olan siyasi gelişmelere ve bu gelişmeleri sağlayan siyaset erbabına minnet duyuyorum.

ALLAH ebeden razı olsun. Şu milleti uyandıran, kendi değerleriyle buluşturan, yeniden varlığının ve kudretinin farkına vardıran zevatı minnetle ve saygıyla selamlıyorum.

Ben, bir milletin toplam çabasını, bir tek şahsa verme anlayışını zalimane bulduğum için, bütün bu güzel gelişmeleri tek başına Tayyip Bey’e vermeyi de zulüm sayıyorum. Bugün elde ettiğimiz şu güzel neticelerin husulünde büyük bir kesimin payı var çünkü!

Düşünün tankların, askeri araçların önüne atılan gençleri!

Biri de benim can dostum rahmetli Bekir Lekesiz ’in oğlu Gökhun! Ülkücü bir geçmişten geliyor. Nur yüzlü pırıl pırıl bir genç! Çıkın sokağa, devletinize sahip çıkın, denilince kendine vazife bilmiş ve en yakın yer olan Havaalanına gitmiş.

Bir aracın önüne dikilmiş. Askere “beni de mi vuracaksın! Ben seni seviyorum, in o araçtan. Sen benim askerimsin!” diyor.

Asker araçtan iniyor ve ayağına sıkıyor. Şimdi hastanede tedavi görüyor. Demek o askerde de vicdan varmış… Yeni şu gençlerin emeğini de görmezlikten gelemeyiz.

Tabii ki her davanın büyük bir kahramanı vardır ve olacaktır. Şu darbeyi püskürtmenin en büyük kahramanı elbette ki Tayyib Bey! Dün onu Kısıklı’daki konuşmasını yaparken izledim. Saçları dökülmüş, yüzü acılarla dolmuş, omuzları sorumluluktan çökmüş olarak görünce içim yandı. Ne tür acılar, hıyanetler, sıkıntılar içinde olabileceğini düşündüm ve ona yürekten gelerek dua ettim. O duamı en sona bırakacağım…

Ben televizyon izlemekten ve radyo dinlemekten mahrum dağ başında bir yerdeyim. O gün hattımı da değiştirdiğim ve henüz insanlara da ulaştıramadığım için olup bitenlerin geç farkına vardım. Daha doğrusu Erdoğan Esenkal kardeşimin attığı bir mesaj ile uyandım. Abdurrahman Iraz, benim için ciddi bir referans olan, bugünün Bediuzzaman’ı yerinde saydığım Hüsnü Bayram abiye sormuş, o da demiş ki “Tüm nur talebelerine sesleniyorum. Televizyonların başından ayrılan ve Cevşen okuyup Rabbinize dua edin”

Meselenin ne olduğunu bilmeden Cevşen okumaya koyuldum. Bu arada ulaşabileceğim dostlarımla irtibata geçince anladım ki, paralel bir kalkışma söz konusu imiş. İçimden tuhaf bir şekilde:

-Nihayet yüzünüzdeki perdeyi yırttınız ha!

Bu nasıl bir müsbet hareket, bu nasıl bir nur(!) haraketi, bu nasıl bir cemaat, bu nasıl bir dindarlık ve bu nasıl bir irşad!

Bu insanlar yıllarca darbecilere lanet okumuşlardı güya, şimdi kendileri milletin tankını almış milletin üstüne yürümüşlerdi. Va esafa! Ne büyük aldanış!

Hakikaten bir endişe bürüdü içimi. Sonra o sabah bana gönderilmiş bir rüyayı hatırladım. Bir de kız kardeşimin rüyası vardı. Anlatmaya başlayınca kes dedim. Büyük bir felaket eğeliyor, önleyelim. Anlatma dedim. Anlattırtmadım ve Cuma vaktinde o rüyanın defi için büyük bir sadaka verdim.

Cumadan çıkınca baktım bir mesaj var. Rüyaları ekseriyetle tahakkuk eden bir kardeş mesaj atmış. Hocam ne olur bunu yetkililere de ulatır mühim bir bile yaklaşıyor. Söylediği şuydu. Bugün öğleden sonra Tayyip beyin etrafındaki kalabalığa yönelik bir bomba atılacak. Aman dikkat.

Gece onu aradım ve rüyasını anlattırdım. Tamamını dinleyince içimden Elhamdülillah dedim. Bu darbe akim kalacak inşALLAH dedim!

Bu arada halk da yollara dökülmüştü zaten. Ulaşa bildiğim herkese sakın ümitsizliğe kapılmayın. Direnin düşecekler. Ellerindeki silah sizin elinize verecekler! Başaramayacaklar.

Sonra selalar başladı. Dilimden şu cümleler döküldü:

Ümit var olun. Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür seda İslam’ın sadası olacaktır!

Öyle de olacak inşALLAH. Bütün bunlar onun emareleridir. En zor olanı, suret-i haktan görünen manileri geçmekti. Millet basiretiyle, ferasetiyle o maniyi de geçmişti. Çok şükür. Bin şükür!

Ve Dua

Kısıklı’da Tayyip Bey konuşmasını yaparken yüreğime gelen dua şöyle idi:

ALLAH’ım ona rehberliğini ve yardımını sürdür, elini bırakma.  Onu umudumuz kıldın. Umudumuzu boşa çıkarma!

Ey Rabbim ve Ey göklerin ve yerlerin Rabbi!

Ey benim ve göklerin ve yerlerin yaratıcısı… Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün varlıkları bütün halleriyle teshir eden, itaat ettiren iradetinin, hakimiyetinin, hikmetinin ve rahmetinin hakkı için şu zatın aklını, kalbini ve nefsini kendine kurana ve islama musahhar kıl. Onu İslam’ın hadimi eyle!  Kudretinin mucizelerini onda tezahür ettir. Yanlış yaptırtma. Ona sahip çık.

Onu Rasulünün (sav) müjdesi eyle!

Mademki şu millet, onun hakkında hüsnü şehadet üzere ittifak etmiş, onları mahcup etme! Şu zatı milletin yüz akı yap!

İçimizdeki sefihlerden dolayı bizi cezalandırma!

Şu milleti rehbersiz bırakma Ya Rabbi!

Âlemi İslam’ın kalplerini İmana, İslam’a ve Nura musahhar kıl! Âmin.

*Mehmet Ali Bulut – Haber 7

-*

18.07.2016 - 1

-*

 

KARDEŞ OLABİLMEK

Posted: 08 Temmuz 2016 in Genel

Aynı anne babadan doğan ve ortak değerlere sahip olan kimseler kardeştirler. Hiç kimsenin kardeşini seçme hakkı yoktur. Kardeşler arası ilişkiler;  insanlar arası  yakınlık, bağlılık ve  himaye duygusunun sembolü olmuştur. “Onu kardeşim gibi severim”, “Bana kardeşim kadar yakındır” “Onun yaptığı iyiliği insana kardeşi bile yapmaz” gibi sözler sosyal hayatda sıklıkla duyulur. Bu sözler, kardeşlerin birbirlerine karşı hissettikleri yakınlık, sevgi, bağlılık ve fedakârlık duygularının boyutunu pratik hayattaki yansımaları ile ortaya koyuyor.

Kardeşliğin dünyadaki ilk örneği babamız, insanlığın babası, ilk peygamber  Hz. Adem’in (a.s) çocukları Habil ve Kabildir. Kur’an’da bu iki kardeş ile ilgili anlatılan kıssada bize mesaj olarak ALLAH-kul ilişkilerinde ihlas, samimiyet ve teslimiyetin temel unsur olduğunu öne çıkarmaktadır. Kıssanın diğer masajı ise, kişisel zaaflara esir olunması, ihlas ve samimiyetin hayatımızdan çıkması halinde insanları birbirine yaklaştıran, bağlayan kardeşlik bağının koparak düşmanlığa dönüşmesidir. Bu düşmanlığın kardeşlerin birbirini öldürmelerine sebep olmasıdır. Habil ve Kabil kardeşliğinde yaşanan kişisel zaaflara esir olunmanın sonucudur.

Habil ve Kabil ALLAH’ın yakınlığını kazanmak amacı ile birer kurban sunmuşlardır.Habil’in kurbanı ALLAH tarafından kabul görürken Kabil’inki kabul edilmemişti. Kıskançlığa düşen  Kabil kardeşine yeminle  hitap ederek onu öldüreceğini söyler. Bu durum karşısında Habil, Kabil’e karşılık vermeyeceğini, kendisini öldürmesi halinde onun, her ikisinin de günahlarını yüklenerek cehenneme gideceğini hatırlatır. Sonuçta Kabil kıskançlık krizi içinde  kardeşini öldürmekten kendini alamaz. (Maide, 5/27-30)

Başkalarının sahip olduğuna sahip olma isteği, hem de sahip olduğunu, başkasına kaptırma korkusu, bir ilişkinin veya bir kişinin yitirileceği endişesi olan kıskançlık,  dünyada ilk cinayetin işlenmesine sebep olan hem de kardeş katiline sebep olan çok tehlikeli bir duygudur. Bu duygu insanı devamlı huzursuz ve mutsuz yapar. Psikolojik bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir.

Kardeşlik deyince iki kardeşlik türü aklımıza gelmelidir. Bunlardan biri aynı anne babadan doğan çocukların kardeşliği, nesep kardeşliği, bir diğeri de din ve iman kardeşliğidir.

Nesep kardeşliği aynı karından dünyaya gelmeyi ifade eder. Yani soy kardeşliğidir. Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık”. (Hucurat 49/13)

Din kardeşliği ise; aynı dine mensup olmayı ifade eden kardeşliktir.. İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle itikat ve iman temeline dayanan bir kardeşlik türüdür.  Bu konuda da şöyle buyurulur: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve ALLAH’tan korkup sakının umulur ki esirgenirsiniz” (el-Hucurat 49/10). “  ve siz O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. ” (Al-i İmrân, 3/103).

Kardeş olmak, arkadaş ve dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak demektir; sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak, paylaşmak demektir.  Bu konuyu sevgili Peygamberimiz (sav)hadislerinde şöyle açıklar:  “Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.” (Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71)

Kardeşliğin hayata yansımasının  güzel örneklerini Peygamberimizin (sav) hayatında görmekteyiz. O, bir yandan insanlara ALLAH’ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırmıştır. Bu sistemde Habeşistanlı bir köle ile Kureyşli bir asilzade arasında fark kalmıyordu.

İslam’da kardeşlik denince elbette ilk akla gelen Ensar ve Muhacir kardeşliğidir. Müminler  arasındaki muhabbetin, sevginin, en göz kamaştırıcı örneklerinden biri, Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhacirlerle onlara kollarını açan Medineli Ensar arasındaki kardeşliktir. Medine’ye hicretten 5 ay sonra Resul-i Ekrem (s.a.v), Ensar ile Muhacir bir araya toplamış Medine Sözleşmesi gereği kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi Ensardan olmak üzere 90 kişiyi kardeş yapmıştır. Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî ve manevî yardımlaşma ve birbirlerine varis olma esasına dayanıyordu. Modern dünyanın “toplum dayanışması” dediği ve aradığı oluşumu, Hz. Peygamber (sav), kıyamete kadar yaşayacak olan ümmetine örnek olmak üzere muahat (kardeşlik) uygulamasıyla, daha ilk İslâm toplumunda gerçekleştirmiştir. Bu sebeple müslümanlar, kardeşliği Kitap ve Sünnet ile ilan edilmiş ve Medine İslâm toplumuyla o kardeşliği yaşamaya başlamış bir ümmettir. Kurulan bu kardeşlik hiçbir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur.

İbnu Ömer (r.a) anlatıyor: “Rasulullah (sav)  buyurdular ki: “Müslüman müslümanın kardeşidir.Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse ALLAH da onun ihtiyacını görür.  Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, ALLAH da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, ALLAH da onun ayıbını kıyamet günü örter.” (  Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58, (2580).) Bir gemide bir cani ile dokuz masum bulunsa o caniyi cezalandırmak için o gemi batırılmaz. Bir müminde ise nefreti gerektiren bir kusur bulunsa, sevgiyi, kardeşliği gerektiren yüzlerce vasıf vardır. O halde kusurlar müminler arasında nefret ve düşmanlığa sebep olamaz.

İslam kardeşliğinin temel kuralları vardır. Bunlardan bazıları; güven, sadakat, doğruluk, iyi niyet, hüsnü zan, yardımlaşma, paylaşma, sevgi ve saygı, kardeşi için feragat etmek, kendi ihtiyacı varken başkasını kendisine tercih etmek, merhamet, şefkat, hoşgörü, adalet, sözünde durmak, güzel ve yumuşak sözlü olmak, ziyaret etmek, hediyeleşmek, selamlaşmak gibi güzel davranışlardır.

Her sistem gibi ALLAH katında geçerli hak din olan İslâm da kendi toplumunu belli esaslar üzerine kurmuştur. İnançta tevhid’i; toplum hayatında uhuvvet’i yani kardeşliği esas almıştır. Kardeş olmanın, birlik olmanın yolu Kur’ân’a teslim olmak ve onu yaşamaktan geçmektedir. Bugün maalesef münafıkların ve kafirlerin mezhepçilik, ırkçılık  gibi ağlarına takılan Müslümanlar parçalanmakta, birbirlerini öldürerek kardeşliğe darbe vurmaktadırlar. İslâm dünyasının, münafıkların ve küfür ehlinin oyuncağı olmasının tek sebebi parçalanmışlıktır, tefrikadır (bölücülük, ayrımcılık), kardeş olamamaktır.

“Girmezse tefrika bir millete düşman giremez

Yürekler toplu çarptıkça onu top sindiremez”  Mehmet Akif Ersoy

Asya’nın münafıkları, Avrupa’nın zalim kafirleri, İslam alemine mezhepçilik, ırkçılık silahlarını kullanarak tefrikayı sokmaktalar. İslam aleminin idarecilerinin ve halkının bunun farkında olması elzemdir. Irkçılığın ve mezhepçiliğin önü alınamazsa kardeşliğin tesis edilmesi çok zor.

Gelecekteki olumsuzlukları gören, Peygamber efendimiz (sav) her şarta kardeşlere yardım yapılmasını teşvik etmiştir “Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et” buyurmuş; mazluma yardımı anladık ama zalime nasıl yardım ederiz? diye sorulanca da; “onu da zulmünden vazgeçirirsiniz, bu da ona yardımdır” buyurmuştur.( Buharı, mezalim ) Bir başka hadis-i şerifte müslümanların yek diğerleri üzerindeki hakları şöylece sıralanmıştır: “Karşılaştığında selam ver. Davet edince, icabet et. Nasihat istediğinde nasihat et. Aksırıp elhamdülilah deyince ‘”yerhamükellah” diye dua et. Hastalanınca ziyaretine git. Öldüğünde de mezara kadar cenazesini teşyi et!”( Müslim, selâm)

Peygamber Efendimiz (sav) kardeşlik duygusunu yıpratan, Müslümanları birbirine düşman yapan, olumsuz tutum ve davranışları şu ifadeleri ile yasaklamaktadır:

“Birbirinize haset etmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize arka çevirmeyin. Birbirinizin pazarlığı üzerine pazarlık etmeyin. Ey ALLAH’ın kulları, kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yalnız ve yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez. Kişiye Müslüman kardeşini küçük görmesi günah olarak yeter. Müslümanın müslümana malı, kanı ve namusu haramdır.”(Müslim, Birr ve Sıla, 9)

Günümüzde İslâm dünyası kardeş olamamanın acısını, cezasını ümitsizlik, cehalet, fakirlik ve anlaşmazlık olarak yaşamaktadır. İslam dünyasında bölücülük, ayrımcılık, anlaşmazlık almış başını gitmektedir..Müslümanlar,  insan hakları ihlâlleri, halkına zulmeden idarelerin despotizmi, terör ve savaş altında inlemektedirler. İslâm toplumlarındaki dağınıklık, bölünmüşlük sebebi olarak pek çok şey sıralanabilir. Ancak en önemli sebeplerin başında iman ve ahlâk alanındaki yozlaşma ve aşınma gelmektedir diyebiliriz. Bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelmemiz ancak  kainatın Efendisinin dediği gibi, “Size iki emanet bırakıyorum ki, onlara tutundukça sapmayacaksınız: ALLAHın Kitabı Kur’an-ı Kerim ve Sünnetim” Emanetlerden uzak bir hayat, Müslümanlara kardeş olduklarını unutturdu.

Toplum olarak, İslam dünyası olarak kardeşliğe, birlik ve beraberliğe, kaynaşmaya, uhuvvete, barışa her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Maddî manevî hayatımıza zarar veren kini, nifakı, adaveti, husumeti, inadı, hasedi, kavgayı, terörü, şiddeti, tarafgirliği sadece toplum hayatından değil, içimizden, ruhumuzdan ve benliğimizden de söküp atmamız lâzımdır.

Çözüm kardeşliğin tekrar tesis edilmesinden geçiyor.

Kardeşlik, uhuvvet; ihlâsı, muhabbeti, yardımlaşmayı, soğukkanlılığı kazanmayı, muhafaza etmeyi sağlayan ve makam, mevki sevgisini, korku, bugün İslam dünyasını savaş alanına dönüştüren ırkçılık,  mezhepçilik, terör,  tembellik ve hırs gibi muzır manileri de def etmenin çaresidir.

Kardeş olmanın yolu birlikten, vahdetten, tevhidden  geçmektedir. “ Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak (dostça, samimane birleşme) ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti (kardeşliği) iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak(ayrılık) ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mümine karşı hakikî adâvet etmek (düşmanlık) ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete (kardeşlik ilişkileri) karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf (haksızlık yapma) olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın…” (Mektûbat, 22. Mektub)

Uhuvvet, kardeşlik;  Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav)’ın taltifine mazhar ve sahabe mesleğine dahil olmaktır. Kainatın Efendisine (sav) kardeş olmaktır.“Resulullah (sav) bir gün buyuruyor: ‘Kardeşlerim! Kardeşlerim!’ Sahabe-i Güzin efendilerimiz soruyorlar: ‘Ya ResulALLAH kimdir o kardeşlerin?’ Resulullah Efendimiz (sav) buyuruyor: ‘Onlar ahir zamanda gelecekler, nur yiyecekler, nur içecekler, nur konuşacaklar, nurdan hanelerde oturacaklar. Bilmiyorum onlar mı bana daha yakın, yoksa siz mi?’ Ashâb-ı Kirâm: Ey Allâh’ın Resûlü! Ümmetinden sonra gelecekleri nasıl tanıyacaksın? Dediklerinde, buyurdular ki: ‘Onlar dünyada da iken aldıkları abdestlerden dolayı alınları nur gibi parlayarak gelirler. Ben daha önceden gidip onları havzın başında bekleyeceğim…’ (Müslim, Tahâret 2/39)  Bu müjdeye nail olmak için “Bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini (nefsin hoşuna giden zevk, lezzet) bırakıp mahviyet (alçak gönüllülük)  ile tesanüd (yardımlaşma) ve ittihadı muhafaza eden bir halis kardeşimiz, bir veliden ziyade mevki alıyor”  (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ ) ifadelerindeki kardeşimiz gibi olmamız gerekiyor.

Uhuvvet, kardeşlik dairesine girebilmek, Güllerin Efendisine (sav) kardeş olabilmenin şartı, “Mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini (kardeşliklerini) ve tesanütlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enaniyetle takviye etmek gayet lazım ve zaruridir” (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ ), kuralına uymaktır.

Şimdi hepimiz kendimize soralım; Efendimiz Miraçtan gelir gibi çıksa gelse göğsümüzü gererek: Yâ Resûlallâh! “Senin kardeşlerin olmayı hak eden ümmet işte biziz!” diyebilecek cesareti kendimizde bulabiliyor muyuz?  Bu cesareti bulabilmek için, yaşadığımız üç aylarda, mübarek gecelerde, Miraç gecesinde dualarımızda, Cenab-ı ALLAH’ın “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” dediği “Habibullah”a kardeş olmaya söz verelim.

Hz. Peygamberi örnek alıp sünnetini yaşamadıkça, O’nu (sav) yere göğe sığdıramayacak sözlerle yüceltmeye çalışmamız kurtuluşumuz için yetmeyecektir.

Kardeş olmanın yolunu, Resul-i Ekrem (sav) ümmetine göstermiş:  “Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”

“Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et.” (Mektubat)

Kainatın Efendisine Efendimize (sav) kardeş olmak, ne kadar güzel bir ifade değil mi? O, bizler için kardeşlerim, hem de özlediğim kardeşlerim dediği halde bizler neden, Onunla kardeş olmak için gayret göstermeyelim? Bunun yolu Rabbimize hakkıyla kulluk vazifemizi yapmamız, sünnet-i seniyeye göre hayatımızı yaşamamızdan geçiyor. En büyük makam, unvan Kainatın Efendisine (sav) kardeş olabilmektir. Bu gayret içinde olanlara ne mutlu…

‘Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (asm) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir Kıyameti koparacak.’

Sözler, Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası

Mehmet Abidin Kartal

*-*-*-*-*

afp_india_eid_prayers_20aug12_975

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

Vatan seninmiki vatandaşlık vermeyelim diyorsun. hic mi kuran okumazsın. Ha okumadıysan şimdi oku biraz.
Bak bakalim ALLAH azze ve celle bu konuda ne diyor ne mukafatlar veriyor.
Bismillahirrahmanirrahim.
HUCURAT Suresi 10. ayeti.
Bütün mü’minler kesinlikle kardeştirler. Öyleyse kardeşleriniz arasında sulhu, barışı sağlayın, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzeltin, geliştirin. ALLAH’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Ola ki, ilâhî merhamete mazhar olursunuz.
MUHAMMED Suresi 38. ayet meali.
İşte sizler ALLAH yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. ALLAH zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hakk’tan yüz çevirirseniz ALLAH yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.
AL-İ İMRAN : 195 – Rableri onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler… Onların günahlarını elbette örteceğim ve ALLAH katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat ALLAH katındadır”.
ENFAL : 72 – Gerçekten de iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla ALLAH yolunda cihad veren, onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, hicret edinceye kadar onlar üzerinde herhangi bir velayet hakkınız yoktur. Bununla beraber dinde sizden yardım isterlerse, sizinle arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. ALLAH bütün yaptıklarınızı görüp duruyor.
ENFAL : 74 – O kimseler ki, iman ettiler, hicret ettiler ve ALLAH yolunda cihada katıldılar, bir kısımları da onları barındırıp yer, yurt sahibi yaptılar ve yardıma koştular, işte bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır.
NAHL : 41 – Zulme uğradıktan sonra ALLAH yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. Halbuki bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür.

1. Râvi: Ebu’d-Derda: Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü’min yoktur ki melek de: ‘Bir misli de sana olsun.’ demesin.” (Ebu Davud’un rivayetinde şu ziyade vardır: “Melekler: “Amin, bir misli de sana olsun!” derler.”) [Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2733); Ebu Davud, Salat 364, (1534)]
2. Râvi: Ebu Hureyre: Bir gün, Resulullah (sa) ashabına:
“Şu kelimeleri kim [benden] alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?” buyurdular. Ben hemen atılıp:
“Ben! Ey ALLAH’ın Resulü!” dedim. Aleyhissalatu vesselam elimden tuttu ve beş şey saydı:
“Haramlardan sakın, ALLAH’ın en abid kulu ol! ALLAH’ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol! Komşuna ihsanda bulun, mü’min ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol! Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” [Tirmizi, Zühd 2, (2306); İbnu Mace, Zühd 24, (4217)]
3. Enes b. Mâlik’ten (RadıyALLAHüanh): Hz.Peygamber (Saiialhhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Nefsimi elinde tutan ALLAH’a yemin ederim ki, bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde îman etmiş olmaz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/113.) 1. Râvi: Ebu’d-Derda: Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü’min yoktur ki melek de: ‘Bir misli de sana olsun.’ demesin.” (Ebu Davud’un rivayetinde şu ziyade vardır: “Melekler: “Amin, bir misli de sana olsun!” derler.”) [Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2733); Ebu Davud, Salat 364, (1534)]
2. Râvi: Ebu Hureyre: Bir gün, Resulullah (sa) ashabına:
“Şu kelimeleri kim [benden] alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?” buyurdular. Ben hemen atılıp:
“Ben! Ey ALLAH’ın Resulü!” dedim. Aleyhissalatu vesselam elimden tuttu ve beş şey saydı:
“Haramlardan sakın, ALLAH’ın en abid kulu ol! ALLAH’ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol! Komşuna ihsanda bulun, mü’min ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol! Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” [Tirmizi, Zühd 2, (2306); İbnu Mace, Zühd 24, (4217)]
3. Enes b. Mâlik’ten (RadıyALLAHüanh): Hz.Peygamber (Saiialhhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Nefsimi elinde tutan ALLAH’a yemin ederim ki, bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde îman etmiş olmaz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/113.)

*-*-*-*-*

ensar-muhacir

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

 

Kuran-ı Kerim, bin dört yüz yıl önce bize haber veriyordu ki, Yahudi ve Hristiyanların oluşturacakları -(AB gibi)- birlikteliklere Müslümanları dahil etmeleri mümkün değildir. (NATO AB gibi değildir).
Bir şartla ki, siz dininizden dönersiniz ve onların tüm kriterlerine teslim olursunuz o zaman sizi içinize alırlar.

Demek ki ne kadar insani görünürse görünsün o kiriterler İslamiyet’in ruhuna zıt olacaklar ki Kur’an Müslümanları, onların birliklerine dâhil olmaktan alıkoyuyor. Yahut Kur’an onların ikiyüzlülüğünü haber veriyor. “Müslümanı, o Müslüman kaldıkça, aralarına almazlar” demeye getiriyor.

Bundan bir süre önce İngiltere Başbakanı Cameron Diaz, bu gerçeği yiğitçe söylemişti. Her ne kadar suçu Türkiye’deki siyasi yapılanmaya atmış olsa da itiraf etti ki “üç bin sene de geçse Türkler AB’ye giremez”.

Doğru söyledi. Onu tebrik etmek lazım bu açık yürekliliğinden dolayı…

Ama bakın ne oldu, kader-i ilahi ona ağır bir sürpriz yaptı ve İngiltere kendi eliyle kendini o birlikten tard ettirdi.

Kötü mü oldu? Elbette ki hayır! Bu durum Kuran’ı Kerim’in bir başka mucizesini açığa çıkardı. Nedir o mucize?

Kur’an, o günkü ehli kitap olan Yahudilerin Hz. Peygambere karşı oluşturmaya çalıştıkları –ki günlerin sonuna doğru (min evvelil-haşri) böyle bir ittifakın yeniden olacağı haber verilmiş ki o da AB’dır- birlikteliğin/ittifakın iç yüzünü şöyle anlatıyor:

“…Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları birlik beraberlik içinde sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez (gerçeğin ne olduğunu bilmez) bir topluluk olmalarındandır.” (Haşir/Toplanma Suresi, 14)

Akıllı bir İslam devleti olsaydı, şunların kendi aralarındaki kalbî öfkeyi kullanabilseydi, çoktan AB dağılma sürecine girerdi.

Ben size söyleyeyim. Bu dağılma süreci devam edecek. Bir müddet sonra Alman halkı isyan edecek. Çünkü AB’nin birçok masrafı Almanların sırtından karşılanıyor. Şimdilik Merkel, -ki Yahudi kökenlidir- Almanları, bu hizmeti sürdürmeye ikna ediyor. Gerçek bir Alman lider çıktığında halkının AB tarafından sömürüldüğünü görecek ve buna itiraz edecektir. İşte asıl dağılma o zaman gelir.

Rusya’nın Gücü Artar

Bu durum ne getirir. Elbette ki Rusya’nın elini güçlendirir. Rusya’nın üstündeki NATO baskısı azalınca bölgede daha aktif rol üstlenecek Rusya. ABD de kartlarını yeniden masaya koyacak Ortadoğu’da.

ABD bölgedeki küstahlığını o kadar ileriye götürdü ki, bir terör örgütünü, yıllardır bölgede stratejik ortağım dediği Türkiye’ye tercih etti. ABD, Türkiye’nin gözünün içine baka baka Suriye’de bir PKK devleti oluşturmaya çalışıyor.

Erbil, Musul ve Kerkük’ten başlayarak ta Antakya’ya kadar uzanan 30 kilometre derinlikteki coğrafyada dağılmış tüm Türkmenler, ABD yardımıyla imha edildi. Türkiye 1990 yılından beri bunu sadece seyrediyordu.

1913 yılında yayınlanmış bir salnamede Erbil’in nüfusunun yüzde 85’nin Türkmen olduğu ifade ediliyor. 1910 salnamesine göre ise Diyarbakır’ın yüzde 65’i Türkmen. Geri kalanın büyük kısmı Ermeni ve Yahudi. Çok az Kürt var. Musul, Kerkük hakeza…

Bugün ise geldiğimiz durum, artık Musul ve Kerkük’te bile Türk’ün ve Türkmen’in varlığını sürdürme garantisi yok. Şimdi kuzey Suriye sahasındaki Türkmenler temizleniyor ve Türkiye hala ABD ittifakı içinde bulunuyor. Peki Türkiye ABD ile arayı mı bozsun hayır ama herhalde yapabilecek bir şeyleri de vardır…

Hâlbuki yapılan ittihad-ı İslam’ın önünü kesmektir. Orada dinlerinden tecerrüt ettirilmiş bir takım Kürt ve Kürt kıyafeti giydirilmiş Ermeni ve Pakradoni bozuntuları ile Amerika bir operasyon yürütüyor. Kürtler sanmasınlar ki o biberun devlet kendi inisiyatiflerine bırakılacak. Oradaki Türkmen katliamları tamamlandığında, ipini ellerinde tuttukları bir takım lider bozuntuları ile İslam dünyasının mukadderatını yönlendirmek isteyecekler.

AB Nereye kadar

Fakat görülüyor ki ilahi mukadderat da kendi mecrasında akmaya devam ediyor. AB’nin aklıselimini temsil eden İngiltere birlikten çıkıyor. Şimdi tarihi iki düşman olan Fransa ile Almanya’nın çekişmesini izleyeceğiz. Fransa, İngiltere’nin siyasi misyonunu üstlenip siyasi önder olmaya kalkışacak. Masraflarını da Almanya’ya ödetecek. Bu ne kadar devam eder?

Gerçek bir Siyasi Alman lider Almanya’da iş başına gelinceye kadar! Esasında diplomasi becerisi olan bir İslam ülkesi olsa kısa zamanda şu birliğin dağılması söz konusu olurdu…

Ama nerede bulacaksın Abdülhamid’i

İki Olumlu Gelişme

Mamafih şu hükümetin yaptığı iki hamle son derece kritik. İsrail ve Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi son derece iki güzel hamle…

Zamanlama da çok güzel oldu. Bu bir plan mıdır, yoksa şartların aklıselimi zorlaması mıdır bilmem. Ama eskatolojik açıdan, Türkiye’nin İsrail ile arasını bozması, köprüleri atması için doğru zaman değildi. Ben bir, bir buçuk yıl önce, “Türkiye’nin İsrail ile köprüleri erken attı”ğını hatırlattım ve aranın düzeltilmesi için gerekirse taviz bile verilebileceğini yazdım.

Evet, kıyamet senaryosu tabanlı (eskatolojik) tarihi süreç, Türkiye ile İsrail’in kapışmasını zorunlu görüyor. Bu eninde sonunda olacak. Ancak vakti gelmeden bu uğurda hamle yapan kaybeder.

İsrail, elindeki eseterolojik verileri daha kurnazca ve bilgece kullanabildiği için süreçleri kontrol etmeyi biliyor. Biz ise “kara düzen” (tepkisel/duygusal) bir diplomasi sürdürüyoruz. O yüzden de ne zaman nasıl hareket edeceğimizi bilmediğimiz gibi her daim, önümüze kurulan tuzaklara safdilce düşüyoruz. Son 30 yıl bu saflıklarla dolu.

Sonunda geldiğimiz şu noktada, Irak ve Suriye sahası Türkmenlerden temizlendi, İran İslam coğrafyasının liderliğine oturtuldu. ABD, Irak’ı parçaladı. Yukarıda bir Kürt devleti kurdu, aşağı toprakları da İran yanlısı Şiilere teslim edip gitti.

Bununla da kalmadı, Arap baharı denilen rüzgarın gelip Suriye’ye dayanmasıyla, Türkiye’yi bir kez daha tuzağa düşürerek hem Beşşar üzerindeki etkimizi yok ettirdi hem de bizi onunla düşman yaptı. Ve daha da haince olan tavrı ise Obama’nın, “Amerika’nan artık Ortadoğu’da kara harekatı yapmayacağını” söylemesi idi.

Böylece bizi düşman yaptığı Suriye girdabının içinde bırakıp gitti. Ondan sonra Esad çok daha insafsız bir şekilde –tabii İran ve Rusya desteğini de yanına aldığı için- kendi halkını imha etmeye başladı. Amarika bilinçli bir şekilde işlerin buraya gelmesini sağladı. Onun eliyle Türkmenleri imha ettirdi ki Kürtlere yer açılsın. Malum ta baştan itibaren Kürtler, Beşşar Esad’la birlikte hareket ettiler.

500 bin insan öldü. 7 milyon insan yerinden oldu ve harbin acılarını sarma işi de Türkiye’nin başına sarıldı. Kaçan 4 milyon insan Türkiye’ye sağında ve bunların geçimi Türk milletinin boyunun atıldı.

Elbette ki bu diplomasiye, Türkiye açısından kara düzen diplomasi deme hakkımız vardır. Düşünün aramız Suriye ile çok iyi idi. Hillary Clinton geldi, Dışişleri Bakanımız Davutoğlu’yla dört saat görüştü ve ardından Türkiye Suriye’ye nerede ise savaş açtı.

Amerika, yıldızı parlamaya başlamış Türkiye’yi tuzağa çekmek için Saddam’a uyguladığı taktiği uyguladı ve Türkiye de Saddam’ın hatasını yaptı. Bugün Suriye’de yaşanmakta olanlar o hatanın, o saflığın neticesidir maalesef!

1918

Fakat inşALLAH Cenab-ı Hakkın bu millete inayeti devam ediyor. Şartlar bizim lehimize evriliyor. Hem daha da hızlanacak.

1918 yılı rüyada bir hitabenin yaşandığı yıldır. Bediuzzman o tarihte söylüyor, “Avrupalının bahtına düşen karışık ve zulüm dolu bir geçmiştir, bizim bahtımıza düşen parlak bir gelecek…”

İşte o sözlerin söylendiği tarihin bir asır sonrasını yaşayacağız iki yıl sonra. Ben dikkat ettim, Bediuzzaman tarafından verilen siyasi ihbarların tamamına yakını bir asır arayla tahakkuk etmiş. İnşALLAH o tarihten itibaren de onların elinin ne kadar kirli ve kanlı olduğunu dünya görecek ve mukadderat, bir asır önce bizden aldığını yeniden vermeye başlayacaktır. Birlikte yaşayıp göreceğiz.

*Mehmet Ali Bulut – Haber7

*-*-*-*-*

hqdefault

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

*-*-*-*-*

 

1. Sabah Namazından Güneşin Doğuşuna

sabah-namazı-vakti
Gözlerinizi kapatmanızı ve sabah namazı vaktinde kendinizi Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in evinde olduğunuzu hayal etmenizi istiyorum. Bilal (RâdıyALLAHu Anha) tarafından okunan namaz çağrısı, uzunca bir gece namazından sonra uyumakta olan Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’i uyandırır.
-Kalkış
Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) kalkar ve ilk olarak misvağını alır ve şu duayı okur:
“Bizi öldükten sonra dirilten ALLAH’a hamdolsun. Sonunda Ona döneceğiz.” (Buhari, Daavat 7)
Müezzinin söylediklerini tekrarlayarak ezanı dinledikten sonra abdestini alır ve sabah namazının iki rekatlık sünnetini kılar. Bu 2 rekattan sonra, eğer hanımı uyanıksa sevgi ile onunla sohbet eder, değilse kâmet okunana kadar sağ tarafına doğru uzanır.
Bilal (RâdıyALLAHu Anhu), insanların toplandığını gördüğünde Efendimiz’in evine yaklaşır ve “Namaz vakti, ey ALLAH’ın Resul’ü” diye seslenir.
-Evden Ayrılış
Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) evinden çıkarken gökyüzüne bakar ve şu duayı okurdu :
“ALLAH’ın adıyla ALLAH’a tevekkül ettim. ALLAH’ım! Zillete düşmekten, dalalete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız.” (Tirmizi)
-Mescide Giriş
Sonrasında sağ ayağı ile mescide girer ve;
ALLAH’ın adıyla, ALLAH Resulune salat ve selam olsun. ALLAH’ım, günahlarımı bağışla ve bana rahmet kapılarını aç. (Müslim, Müsafirin 68)
Hz. Bilal (r.a) Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in mescide girdiğini gördüğünde kamet okuyana seslenir, sahabeler saflar halinde dizilir ve Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) namazı kıldırırdı.
-Sabah Namazından Sonra
Namazlardan sonra, Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) ALLAH’ı zikreder, namaz sonrası okunacak ezkârını okur, bunu yaparken de insanlarla karşılıklı otururdu.
Sonra sahabeler Efendimiz’e doğru yaklaşır, O da onlarla yüz yüze gelir ve konuşurlardı. Bazen onlara etkili bir şekilde uyarılarda bulunur, öyle ki Sahabeler ağlardı. Bazen de onlara hikâye anlatırdı, sorular sorardı, bazen herhangi birinin rüya görüp görmediğini sorardı ve manasını açıklardı. Kendisi bir rüya görmüşse anlatır ve açıklardı. Bazı zamanlar da yalnızca sahabelerin kendi hayatlarıyla ilgili konuşmalarını dinler, muhtemelen İslam’dan önceki hayatlarını hatırlıyorlardı, ve yaptıkları cahilliye adetlerine gülerlerdi, Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) de tebessümle karşılık verirdi. Efendimiz onlarla güneş doğana kadar bu şekilde otururdu.

2. Güneşin Doğuşundan Sonra

4944747555_3e3f337aab_b
Güneş doğduktan sonra Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) evine geri dönerdi. Evine girerken,
“ALLAHım! Her giriş ve çıkışımda senden hayır diliyorum. ALLAH’ın adıyla evimize girer, ALLAH’ın adıyla çıkarız ve Rabbimize dayanıp güveniriz.” (Ebu Davud, Edeb: 112) şeklinde dua ederdi.
Evine girer girmez, misvağını alır, aile halkına selam verir, tüm eşlerini ziyaret eder, nasıl olduklarını sorar ve onlar için dua ederdi. Bu ziyaretler sırasında o gün yemekleri olup olmadığını sorar, eğer varsa yer, yoksa “O halde bugün oruçluyum.” derdi.

Sabah Namazından Güneşin Doğuşuna Kadar Olan Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in Düzeninden Pratik İpuçları

– Sabah ezanıyla uyanmak
– Uyanır uyanmaz misvak kullanmak
– Evden ayrılmadan önce sabah namazının 2 rekatlık sünnetini kılmak
– Uyanınca, evden ayrılırken ve mescide girerken ALLAH’ı zikretmek
– Sabah Namazını cemaatle kılmak
– Namazla ALLAH’ı zikrettikten sonra gün doğana kadar ALLAH’ı zikretmeye devam etmek
– Namazdan sonra güneş doğana kadar arkadaşlarla veya mesciddeki kardeşlerle bir ilim halkası içinde vakit geçirmek ve dinini öğrenmek
– Eve gelindiğinde dua okuyarak eve girmek, erken bir vakitte mescidden döndükten sonra ailenizin durumunu kontrol etmek, iyi olup olmadıklarını sormak ve onlar için dua etmek
– Zaman zaman namazdan önce hiçbir şey yenmediyse, güneş doğduktan sonra bile nafile oruca niyet etmek

3. Güneşin Doğuşu ve Öğle Vakti Arası

kusluk-vakti

Sabah toplantısı

Ailesini ziyaret ettikten sonra Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) mescide gider ve iki rekat namaz kılıp orada otururdu ve sahabeler de O’nun etrafında toplanırdı. Bu, Medine’de Peygamberimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’le vakit geçirmek, O’na bir şeyler sormak veya bir şey istemek isteyen herkesin gelip O’nu görebileceği bir vakit olarak bilinirdi. Sahabelerin o günkü işlerine göre bazen çok fazla gelen olurdu bazen de az. Bazen sahabeler sıraya girer Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’den bir şeyler öğrenir, diğerleri de o gün ticarete veya bahçeleriyle ilgilenmek üzere giderdi ve daha sonra gün içinde öğrendiklerini birbirlerine öğretirlerdi.

Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) vaktini ALLAH’ın O’na verdiği ilmi paylaşarak ve öğreterek harcardı. Yalnızca oturup ders vermezdi, bazen sorular sorar veya ders çıkarmaları amacıyla sahabelerle müzakere ederdi. Bu da sahabelerin kalplerinde imanı ve ilimlerini geliştirmelerine yardımcı olmuştur.

Bu vakitlerde bazen yeni doğan bebekler Peygamberimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’ getirilir ve Efendimiz de tahnik sünnetini yerine getirir, onlar için dua eder ve ALLAH’tan onlara rahmet etmesini dilerdi. Bazen de mevsimin ilk ürünü hasat edildiğinde Efendimiz (sallalahu aleyhi ve sellem)’e getirilir, O da dua eder ve oradaki en küçük çocuğa yedirirdi
Bu aynı zamanda Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in Müslüman olanlardan beyatler alır, onları karşılar, haberlerini dinler ve onlara nasıl yardım edebileceğini düşünürdü.

Bu toplanmalarda Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) asla özel bir oturma yeri veya işaretlenmiş bir sembol kullanmazdı, öyle ki yabancılar içeri girdiğinde kimin Peygamber olduğunu sorardı! ( Daha sonra sahabelerin özel yükseltilmiş bir alan yapma üzerine ısrarları sebebiyle kabul etmiştir.)

Bazen hediye olarak yiyecekler getirilirdi ve oradaki herkes yiyecek az dahi olsa Peygamberimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in bereketiyle ondan yerdi.

Bu toplanma günden güne uzayabilir veya kısayabilir ancak öğleden sahabelerin evlerine vey tarlalarına gidip kaylule yapma vaktine kadar sürerdi.

Ziyaretler

Güneşin doğuşu ve tam öğle namazı öncesi arasında geçen sürede Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) aynı zamanda bazı akrabalarını ve sahabeleri ziyarete giderdi. Kızı Fatıma (r.anha) ‘yı ziyaret eder, torunlarıyla vakit geçirir veyahut o sabah onu davet eden sahabelere, kendini iyi hissetmeyen ve hasta olanlara ziyarete giderdi.

Aynı zamanda bu vakitler arasında çarşıya doğru yürüyüşe çıkar, güzel tebessümüyle yoldan geçenleri, çocukları selamlar veya herhangi bir kişi onu durdurursa (erkek, kadın, genç, yaşlı) durur ve onları dinler, nasıl yardım edebileceğine bakardı.Bazen tekbaşına yürür, bazen sahabeleriyle olurdu.

Öğle vaktinden önce Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) o gün sıra hangisindeyse o hanımıyla vakit geçirmek üzere evine gider, eve girer girmez ilk olarak misvağını kullanır, ailesine selam verir; 4, 6 veya 8 rekat olmak üzere Duha namazını kılardı. Bazen yiyebileceği bir şey varsa yer, yoksa ve sabah oruca niyet etmişse devam ederdi.

Genellikle bu vakitlerde Medine’nin kadınları Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in yanına gelir, dinle ilgili kalabalık bir mescidde sormaya çekinebilecekleri sorular sorardı. Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in hanımları da bayanlara ait dini meseleleri açıklamak üzere orada olurdu.

Bu vakitler aynı zamanda O’nun ailesine yardımcı olduğu, hizmetini yaptığı, ayakkabılarını ve kıyafetlerini tamir ettiği, koyunu veya keçiyi sağdığı, kendi kendine veya ailesiyle günlük işlere yardımcı olduğu vakitlerdi. Aynı zamanda ailesiyle konuşarak, tebessüm ederek, gülerek kaliteli zaman geçirirdi.

Bazen evdeyken, Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) gibi yakın sahabeler onu ziyarete gelirdi.

Sonrasında ise öğle vaktine kadar kaylûle yapardı.

Güneşin Doğuşundan Öğle Vaktine Kadar Pratik İpuçları

– Güneşin doğuşundan öğle vaktine kadar geçen süre bir kişinin o günkü esas işlerini halletmesi gereken vakit, işe gitmek olsun, ilim öğrenmek olsun veya ziyaretler, hayırseverlik işleri gibi..

– Duha namazı bu vakitler arasında en az 2 rekat en çok 8 rekat (bazı rivayetlere göre 12) kılınabilen bir namaz.

– Eğer evdeyseniz ailenize, onların ev işlerinde yardımcı olmalı ve onlarla kaliteli zaman geçirmelisiniz.

– Sünnet olarak öğle namazından önce kaylûle yapılması tavsiye edilir.

4.Öğle Vaktinden İkindi Vaktine

Güneşin-doğuşu

Öğle vakti geldiğinde Hz. Bilal namaz için ezan okur, Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) uykusundan uyanmış olurdu, hala uykudaysa kalkıp abdest alır, evinde öğle namazının 4 rekatını kılardı. Namaz için evinde bekler, sonrasında mescide doğru dışarı çıkar ve namaza başlamak için Hz. Bilal’i çağırırdı.

Öğle namazından sonra, minberine çıkar ve sahabelere sohbet verirdi. Birçok sahabe bu vakitte bir araya gelir, bu sebeple mescid tam dolu olurdu. Aynı zamanda kaylûleden uyandıkları için çoğunlukla dinç ve zinde olurlardı.
Bu sohbetten sonra evine döner, öğlenin iki rekatlık sünnetini kılar ve daha sonra sahabelerle şehirdeki yapılması gereken görevleri halletmek üzere dışarı çıkar veya ikindi vaktine kadar mescidde kalırdı.

Öğle ile İkindi Arası Pratik İpuçları

– Öğleden önce sünnet olan 4 rekatı ve farzdan sonra 2 rekatı evde kılıp, farzı cemaatle kılmak

– Öğleden sonra, en uyanık olduğunuz vakitte dini bilgilerimizi tazelemek (bir sohbet halkasına katılarak veya İslami bir sohbet ya da video dinleyerek )

5.İkindiden Akşam Vaktine

ikindi-akşam

İkindi ezanı okunduğunda, Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) mescidde insanların gelmesi için bekler, daha sonra onları ikindiden önce 4 rekat kılmaya teşvik ederdi. Sonra namazı kıldırır ve onlara dönük olarak kısa bir konuşma yapardı. Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) birçok sahabenin işlerini halletmesi gerekebileceği için veya güneş batmadan akşam yemeklerini hazırlayabilecekleri için bu konuşmayı çok fazla uzatmazdı.

Aile Zamanı

İkindiden sonra mescidden döndüğünde, tüm hanımlarını ziyaret eder, sırası gelen hanımının odasında otururdu. Bazen, tüm eşleri sıra kimdeyse onun evinde buluşurdu. Normal olarak bu aşamada Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) ailesiyle, daha rahat bir atmosferde bir halka oluşturur, eşlerine sorular sorar; veya eşleri O’na sorular sorar ve bu şekilde Peygamber yuvası dinini anlayarak öğrenir ve gelişirdi.

İkindiden Akşam Vaktine Pratik İpuçları

– İkindiyi cemaatle kılmadan önce sünnet olan 4 rekatı kılmak

– İkindi namazını vaktin başında kılmak ve geciktirmemek

– Aileyle hep birlikte dinle ilgili meseleleri gözden geçirerek öğrenmek

6.Akşamdan Yatsıya

yatsı

Akşam ezanı okunduğunda Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) fazla beklemeden namaza giderdi. Mescide girdiğinde kamet okunur ve genellikle kısa sureleri okuyarak akşam namazını sahabelerine kıldırırdı.

Namaz bittikten sonra konuşma yapmazdı çünkü insanların dinlenmek için ve akşam yemekleri için vakte ihtiyacı olurdu. Evine girerdi ve akşam namazındaki iki rekatlık sünneti kılıp akşam yemeğini yerdi. Bazen sahabelerinden bazılarını evinde yemek varsa akşam yemeğine davet ederdi, bazen eve gelir, hurma ve sudan başka hiçbir şey bulamazdı. Bazen günler geçerdi ve Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’in evinde hiç yemek pişmediği olurdu.

Akşam Yemeği

Yemeği yerde O’nun için hazır edilirdi, Peygamberimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman masada yemedi. Yemeği getirildiğinde “Bismillah” derdi ve en yakınındakinden, üç parmağını kullanarak yerdi. Önüne konulandan hiçbir zaman şikayet etmedi, ya yerdi ya da sevmediği bir şeyse bırakırdı.

Hanımlarından biriyle yiyorsa, onunla güzel vakit geçirir, öyle ki eliyle onu besler veya eşinin yediği kısımdan yer, eşinin içtiği yerden içerdi.

Arkadaşlarıyla oturuyorsa, akşam yemeği asla tatlı bir sohbetsiz, ilim paylaşmadan veya bir mesele öğrenmeden olmazdı.
Yemeğini bitirdikten sonra Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) parmağındakini emer ve verilen bolca nimetler için Rabbine hamd ederdi. Sonra ağzını yıkardı.

Pratik İpuçları

– Akşam namazını kısa tutup, vaktin başında eda etmek

– Akşam namazından sonra sohbet/vaaz vermemek (insanların durumuna göre)

– Akşamın 2 rekatlık sünnetini evde kılmak

– Akşam namazından sonra akşam yemeğini yemek, aileyle veya sahabelerle

– Akşam yemeği boyunca konuşarak, tatlı bir iletişimde bulunmak

– Yemek yemede İslami bir tutum izlemek: Bismillah diyerek, sağ elle yemek, kendine en yakın olan yerden yemek, yemekten sonra Elhamdülillah demek (3 parmakla yemek ve yemekten sonra parmakları emme sünnetini de yapmaya çalışın)

7.Yatsıdan Gece Yarısına

yatsı-gece yarısı

Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) yatsı ezanı okunana kadar evinde beklerdi ve yatsı namazı için acele etmezdi. Eğer sahabeler erkenden toplanmışsa, namaza başlardı; sahabeler gecikirse, O da namazı geciktirirdi.
Yatsıdan sonra çok nadiren konuşur veya vaaz verirdi, çünkü insanlar yorgun olur ve uykuya ihtiyaçları olurdu.

Daha Fazla Aile Vakti

Sonra Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) evine döner ve yatsı namazından sonra iki rekat sünnet kılardı. Ailesiyle sohbet ederek vakit geçirirdi ve birlikte olmaktan memnuniyet duyardı. Bazen yakın sahabelerinin evine, özellikle Hz. Ebubekir (r.a) gider, onlarla vakit geçirirdi.

Bazen evine dönüşte yolda güzel bir şekilde Kur’an kıraati okur, orada olanlar ayağa kalkar ve dinlerdi. Ya da mescide girer, oradakilere selam verirdi; genelde mescidde günlerini orada geçiren fakir Müslümanlar olurdu. Evine girmeden önce mescidde namaz kılardı.

Yatağa Geçiş

Evine girdiğinde kendisini uyku için hazırlar, kıyafetlerini asar, eşiyle aynı yastığı ve battaniyeyi paylaşarak yatağa girerdi. Yatağı her zaman hayvan derisiyle doldurulmuş liften ve yastığı da buna benzer bir maddeden oluşurdu. Uyanır uyanmaz kullanacağı için misvağını başına yakın bir yere bırakırdı.

Sağ tarafına yatardı ve elini sağ yanağı üzerine koyardı; uykudan önce bazı zikirleri okurdu. Bazen eşiyle sohbet eder ve o şekilde güzel vakit geçirerek uykuya dalarlardı.

Sonrasında uyku boyunca eğer dönerse, O’nu özel bir zikir okurken duyabilirdiniz, bu şekilde gece yarısına kadar uykuya devam ederdi.

Yatsıdan Geceye Pratik İpuçları

– Yatsıyı geciktirmek (bu tabiki de imama bağlı, kıldırması gerekenler mescide geç gitmemeli)

– Yatsıdan sonra iki rekatı evde kılmak

– Yatsıdan sonra aileyle veya yakın dostlarla güzel vakit geçirmek

– Uyumadan önce eş ile güzel vakit geçirmek

– Uyumadan önce ALLAH’ı zikretmek

8.Gece Yarısından Sabah Namazına

sabah-mescidi-nebi

Gece yarısına doğru geldiğinde Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) uyanır ve mübarek yüzünden uykuyu silerek oturur; misvağını alır, dişlerini fırçalar, sonra gökyüzüne bakar ve Al-i İmran Suresi’nin son 10 ayetini okuyarak bolca tefekkür ederdi. Sonra kalkar, abdest alır, elbiselerini giyer, evde veya mescidde teheccüd namazına başlardı.

Teheccüd Namazını Kılma

Bazı zamanlarda teheccüde başlamadan önce Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) ALLAH’ı bolca zikreder, sena eder, adeta önündeki uzun teheccüd namazı için enerji toplardı. İlk 2 rekatı her zaman oldukça hafif ve kısa olurken sonrasında uzun uzun gece namazına devam ederdi.

Eğer Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) ‘i gece namaz kılarken gözleyecek olsanız, O’nun başka bir dünyadaymış gibi yoğunlaştığını ve bitirmek için hiç acele etmediğini hissederdiniz. Tüm hislerini, duygularını, dualarını toplar ve namazında Rabbine seslenerek bir araya getirirdi. Yüzlerce ayet okurdu, tek tek. Eğer bir ayette rahmetten bahsediyorsa ALLAH’tan rahmetini isterdi. Azaptan bahseden bir ayete geldiğinde ise azabından ALLAH’a sığınırdı.

Kıraati uzun olmakla kalmayıp, rüku ve secdesi de kıyam kadar uzundu, öyle ki bir gün sahabelerinden biri teheccüd için ona eşlik ettiğinde zorlandığı için neredeyse bırakacaktı

Vitr Namazı

Peygamberimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) bu şekilde namaz kılarak, dua ederek, hamd ü senalar ederek, rüku ve secde ederek gece yarısından gecenin altıda biri kalana kadar devam ederdi. Sonra eşini de onunla vitr namazını kılmak üzere uyandırır ve beraber 3 rekat vitr namazı kılarlardı.

Bazen gece yarısı ile sabah namazı arasındaki vakitlerde Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) evinden ayrılır ve Baki mezarlığına giderek oradakiler için dua ederdi. Bu özellikle dünyadaki son yıllarında yaptığı bir şeydi.

Gece bitmek üzere altıda biri kalmışken Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) yatağa gider ve sabah namazına, yeni bir güne başlayana kadar vücudunu dinlendirirdi.

Gece Yarısından Sabah Namazına Pratik İpuçları

– Yatsıdan sonra uyumak ve teheccüd için gece yarısından sonra uyanmak

– Misvak kullanarak, ALLAH’ı zikrederek, abdest alarak teheccüd namazı için hazırlanmak

– Teheccüde önce 2 hafif, kolay rekatla başlayıp daha sonra uzunlarına geçmek

– Gece ibadetini yaparken kendini yoğunlaştırarak, acele etmemeye çalışmak

– Aileyi de vitr namazını kılmak üzere uyandırmak

– Teheccüdden sonra sabah namazına kadar uykuya geri dönmek

Peygamber Efendimiz’in Günlük Düzeni Üzerine Tefekkür

tefekkür

Yukardakileri okuduktan sonra büyük ihtimalle sizin de aklınızdan şuna benzer bir düşünce geçti: Benim bir günüm nasıl bu mübarek bir güne benzeyebilir?

Bunu düşünürken akılda tutulması gereken birkaç nokta var:

-Peygamber Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) namaz vakitleri etrafında düzenini kurardı. Siz de namazı hayatınıza göre değil, hayatınızı namaza göre düzenleyin.

-Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) meşgul bir insan olmasına rağmen (O bir eş, baba, halktan bir kişi, komutan, devlet adamı, en önemlisi bir Peygamber) O’nun düzeninin stres dolu olmadığını görebilirsiniz. Her şey birbiriyle kolaylaştırılmış halde.

-Ailesiyle ne kadar vakit geçiriyor olduğu beni çok etkiledi, bir günde vaktinin taleplerine rağmen 4- 5 kez ailesiyle hoşça vakit geçiriyor.

-Aynı zamanda toplumun içinden biriydi, insanları ziyaret etmek, haklarını vermek, öğretmek, ve yardıma ihtiyacı olanlara bakmak için çaba sarfederdi.

-Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) ‘in hayatındaki enerjisinin ve dengesinin, gece kıldığı uzun namazlar olduğunu hissedebilirsiniz; uzun gece namazındaki bereketi gününün geri kalanına aksettirerek başarılı, verimli bir hayat yaşamasına sebep oluyordu.

İktidara yardımcı olmak günah mı?

Posted: 09 Haziran 2016 in Genel

Kim ne derse desin, bu topraklar üzerinde insanlar tarihteki en “özgür” yıllarını yaşıyorlar. “Özgür” kelimesini seçtim, zira şu kelime, içinde edep barındırmıyor, şimdiki manasıyla. Yani edepsizler için bile muazzam bir serbestiyet var bu ülkede.

Hür olmak, baskı altında olmamak başkadır, kendisine tanınan serbestliği edepsizce ve insafsızca kullanmak başkadır.

Türkiye’de çok şükür istibdat denilen yönetim tarzı toprak oldu. Çünkü asıl istibdat, cumhuriyet adı altında yapılan baskı ve insafsızlıklardı. Erki ele geçirmiş bir takım na-ehil insafsızlar, Müslümanlara istedikleri gibi zulmetmeyi hürriyet sanıyorlardı. Şimdi bunu yapamadıkları için özgürsüzlükten ve diktatörlükten söz ediyorlar. Zira istedikleri kadar mazlumlara ve müminlere baskı yapamıyorlar, zulmedemiyorlar artık.

Cumhuriyet adı altında İstibdat, uzun müddet bu topraklarda hükümferma oldu. Müslümanlara diledikleri gibi muamele etmeyi modernlik sandılar. Sonra Müslüman kitlenin siyasi bilinciyle işler değişti ve yavaş yavaşta bugünlere geldik. Şimdi bağırıp çağıranlar, diktatörlük yaygarası koparanlar, o eski istibdat uygulayıcılarının çocuklarıdır. “Neden Müslümanlara istediğimiz kadar zulmedemiyoruz” diye yakınıyorlar.

Ama artık geçti. Biz artık cennet-asa bir geleceğe pervaz açtık. İman ve İslam hızla yükseliyor. Tabii ki çoğunluğu kast etmiyorum. Niteliği kast ediyorum.  Biz, ‘Rabbin razı olduğu nitelikte yüzbinlere var etsek’ dünyada azim bir inkılap olur. Düşünün ki Resulullah inkılabını kırk kişi ile başlattı. Müslümanlar yüzbinlere ulaşınca, dünya tüm kapılarını onlara açtı. Ve Çin i Maçin’den Cebeli Tarık’a kadar tüm araziler Müslümanların oldu.

Şu anda da buna benzer bir hal yaşanıyor. İslamın bütün dinlerin üstünde ve muktedir olacağı bir çağın eşiğinde bulunuyoruz. Risale-i Nur ve benzeri hakikatlerin bu millete yüklediği iman ve ihya, yeni bir yükselişi beraberinde getirdi. Bu iman ve ihya hareketini, bu yükselişi durduramadıkları için şimdi, İslam yurtlarında insafsızca terör estiriyorlar. ALLAH’ın tamamlamak istediği nurunu söndürmek, bizi bu gidişattan caydırmak istiyorlar bu terör ve tehditlerle.

Unutuyorlar ki mevsim değişti. Gece içinde şafak söküyor. Yarasaların birkaç dakikalık ömrü kaldı. Aydınlık yarasanın gözüne ziyandır çünkü. Artık dünyanın tüm Ebulehep ve Ebucehilleri, tüm Ümeyye bin Halefleri bir araya gelse, her türlü tehdit ve tehciri uygulasa bir halt edemezler. Daha önce edebildiler mi? Şu iman davası tek kişiyle ortaya çıktı hatırlayın. Resülullah evine gelip “beni ört!” diye eşine seslendiğinde tek başınaydı. Ve sonra getirdiği aydınlık önce tüm Arabistan’ı sonra tüm Asya’yı, Afrika’yı Avrupa’nın büyük kısmını kuşattı.

Tabii ki dünya işleri tedricidir. ALLAH, her şeyi defaaten yarattığı halde “Ben dünyayı 6 günde yarattım” diye buyurmuyor mu? Böylece bize haber veriyor ki dünyevi işlerin gelişmesi zamana bağladır ve tedricidir. Hiçbir şey ‘ha’ deyince olmaz. İşte görüyorsunuz, Diriliş dizisinde bir Osmanlının ortaya çıkması ne kadar uzun sürmüş ne uzun badirelerden geçmiş. En azından, üç nesil geçmiş de kuruluşun teşekkülü ancak tamamlanmış.

İlay-ı kelimetullahın tamamlanması süreci de öyledir. Bediuzzaman bu asrın başında İslam ümmetine seslenirken “bu zamanda ilayı kelimetullahın ancak maddeten terakki ile olabileceğini” haber vermişti.

Eğer şu iktidardan önce biz maddeten de terakki edebilseydik, iş çoktan tamamdı. Ama biz tembellikten vaz geçemedik. İslam âlemini yerle bir eden tembellik, hala bizi terk etmiş görünmüyor. Oysa “insan için çalışmasından başka hakikat yoktur” buyurmuş Cenab-ı ALLAH. Biz maddi terakkiyatımızı ne kadar çabuk gerçekleştirebilsek o kadar hızlı neticeye ulaşacağız. Mukadderat açısından, şimdi, önümüzdeki tek mani gayretsizliğimizdir.

Evet, şimdi gayret ve çalışma zamanıdır. İla-yı kelimetullahı yaymak için maddeten terakkiye muhtacız. Buna gayret gerekir. Ortamda zahiren görülen –kargaşa ve terör gibi- maniler sizi aldatmasın. Kış mevsiminden yeni yeni çıkıyoruz. Boralar, fırtınalar, karlar, çamurlar gelecek baharın müjdecisi değil mi? Her türlü imkan eline verilmiş vatana muzır cereyanların ve terör örgütlerinin yapıp ettikleri, bir takım partilerin varmış gibi gösterdikleri istibdat ve kaygılar yalandır, yalancıdır, aldatıcıdır… Aksine! O yarasa ruhlular, patlamak üzere olan fecri durdurmaya çalışıyorlar. Ama beyhude…

Arap baharı Türkiye’den ilham almış ve inşallah, -“batı”nın üzerimizdeki hegemonyasının devamını sağlayan- eski düzenleri önünde sonunda dönüştürecektir. Hatırlayın Arap baharına başlangıçta destek verenler, sonra şahlanan halkların uyanışının nerede duracağını bilemedikleri için bu kere de onu durdurmak için harekete geçtiler. Mısır’daki cunta rejimi ve Suriye’deki durum onan eseridir. Onlar da biliyorlar ki İslam uyansa işleri bitecek. İslam’ın uyanması da Arab’ın uyanmasıyla olacak. Şu uğurda, Müslümanlar yarı nüfusunu kaybetse yine de ucuz kalır.

Çünkü Arab’ın uyanması demek Türk, Kürt ve Arab vs. kardeşliğinin; yani İslam birliğinin gerçekleşmesi demektir. Onlar da biliyorlar. O yüzden bu uyanışı geciktirmek için her yolu deniyorlar. Türkiye’de Irak ve Suriye benzeri kargaşa yaratmaya muvaffak olamadıkları için şimdilik buna mani olan istikrarı (iktidarı) zedelemeye çabalıyorlar. Halk buna fırsat vermeyince de zıvanadan çıkıyorlar. Osmanlıyı yıkmak için Abdülhamit’e karşı yürüttükleri taktiklerin aynısını şimdi Ak Parti’ye karşı yürütmeleri bundandır.

Tabii ki Ak Parti’nin eleştirilecek çook kusuru vardır. Ama ötekilerin maksatları farklı olduğu için şu kusurlara bakıp onlara inanmak doğru değildir. Batılı işbirlikçilerin, Türkiye’de yürüttükleri asıl faaliyet teröre destek vermek değil, halkın uyanışını sağlayan şu iktidarı alaşağı etmektir. Terör dahi bunu sağlamak için bir araçtır. Bu iktidarı halkın gözünden düşürürlerse yerine kendi istediklerine “lebbeyk!” diyecek birilerini getirecekler ve böylece eski düzen devam edecek. Şimdilik kullandıkları argüman istibdat ve diktatörleşme eğilimi!

Evet, tek görüşün hükümranlığını çağrıştıracak işler yok değildir. Ama bu kadar şirazesi dağılmış bir toplumda birinin işleri zapt u rapt altında tutması da gerekiyor. Türkiye, stabilize olmuş batılı bir devlet gibi değil ki sadece serbestlikle idare edilsin. İçi hain kaynayan, hariçteki kuvvetlerle işbirliği etmeye hazır kitleleri bünyesinde barındıran bir toplumda müdebbir ve bir ele ihtiyaç vardır. Müdebbir davranmak müstebit olmak değildir. Kanaatkâr ve tutumlu olmanın cimrilik olmadığı gibi…

Kimse Türkiye adına kaygı duymasın. Zira batılılar için acz içindeki bir Türkiye çok daha makbuldür. Bizim adımıza ve bizim demokrasimiz adına telaş etmesinler. Hem şunu unutuyorlar. Türkiye’de Müslümanlar uyanmış, ruhları baskı ile istibdadı kabullenmeyecek kadar gelişmiş. Türkiye’de bir iktidarın istibdat ile ayakta kalmasının mümkün olmadığını bilmiyorlar. Anadolu halkını tanımıyorlar. Bu halkı da diğer Müslüman halklar gibi sanıyorlar. Geçti.

Bu ülke insanlarının ruhu ve kalbi, Risalei Nur gibi, insanı önceleyen; ferdin hukukunu devletten bile önce gören bir hidayet güneşi ile aydınlandı. İstibat ve baskının, Kur’an’ın ruhuna aykırı olduğunu bilenlerin sayısı, bu topraklarda ekseriyettedir. İstibdat ile iş görme mevsim geçti. Kimse merak etmesin. Bu ülke diktatörlüğe gitmez. Birilerinin, bu topraklarda istediği şenaati işleme kabiliyetini kaybetmesi, istibdat değildir! Aksine milletin selameti ve hayrınadır. Biz zaten, o hain elleri kıracak bir iktidar bekliyorduk. Çünkü onlar bizi esaret altında tutmak için eski usul ve yöntemleri muhafaza etmemizi istiyorlar.

Oysa artık insanlık malikiyet ve serbestiyet çağına yaklaştı. Bu dönemde fikir ve düşüncenin gücü ortaya çıkacak. Belagat ve cezalet, en mergup, en aranır meta olacak.

Her hükmünü akla tasdik ettirmiş Kuran’ın hükümferma olacağı bir geleceğe doğru gidiyoruz. Bize düşen çalışmak, bilimi ve ticareti geliştirmek ve İslam’a eski izzetini kazandırmaktır.

Haa bu çalışmalar aynı zamanda hükümete destek gibi algılanıyorsa, zararı yok, algılansın. Milletin önünü açan bir iktidara yardımcı olmak da cihadın bir parçasıdır. Kendisine dinini yaşama serbestliği veren bir iktidara muhalefet etmek asıl vebaldir. Hırsızlıkla hıyaneti denk tutmak vebaldir.

……

Bu arada inşallah Ramazanınız size sağlık, sıhhat, afiyet getirsin. İslam dünyasına huzur vesilesi olsun inşallah.

“Yiyiniz içiniz israf etmeyiniz” ayetini kendinize düstur edinirsek şu feyz denizinde ruhumuzu da yumuş oluruz!

Mehmet Ali Bulut – Haber7

*-*-*-*-*

birlik-beraberlik-birlesin_800_600

*-*-*-*-*